Terörün Finansmanında Tarihi Eser Kaçakçılığı

Kültürel mirasın yasadışı ticareti, 21. yüzyılın asimetrik savaş sahasında marjinal bir suç faaliyeti olmaktan çıkarak, devlet dışı silahlı aktörlerin ekonomik sürdürülebilirliğini sağlayan endüstriyel bir finansman mekanizmasına dönüşmüştür. Tarihsel süreçte savaş ganimeti veya fırsatçı bir yağma olarak görülen bu eylem, özellikle 2014 sonrası Suriye ve Irak sahasındaki otorite boşluğunda yapısal bir evrim geçirmiş; IŞİD (DAEŞ) tarafından kurulan bürokratik mekanizmalarla bir “devlet pratiğine”, PKK/KCK gibi örgütlerin lojistik ağlarında ise stratejik bir “geçiş emtiasına” evrilmiştir. Bugün gelinen noktada, bir Sümer tabletinin veya Roma sikkesinin yolculuğu, sadece bir sanat suçu hikâyesi değil, terörün kendini yeniden ürettiği karmaşık bir finansal döngünün anatomisidir.

Bu dönüşümün en çarpıcı ve somut kanıtı, kuşkusuz IŞİD’in “Diwan al-Rikaz” (Değerli Kaynaklar Divanı) yapılanmasıdır.

Kaynak: U.S. Department of State (2015)

 Petrol gelirlerinin koalisyon saldırılarıyla sekteye uğraması üzerine örgüt, kontrol ettiği topraklardaki arkeolojik varlıkları, tıpkı fosfat veya doğalgaz gibi çıkarılması, işlenmesi ve likiditeye dönüştürülmesi gereken bir doğal kaynak olarak kodlamıştır. ABD Özel Kuvvetleri’nin örgütün finans sorumlusu Ebu Sayyaf’a düzenlediği operasyonda ele geçirilen birincil kaynak belgeler, bu yağmanın kaotik bir süreçten ziyade, Excel tabloları ile yönetilen kurumsal bir faaliyet olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Örgüt, “Antikalar Bölümü” (Qism al-Athar) aracılığıyla kazı alanlarını parselleyerek ruhsatlandırmış, yerel halkı veya profesyonel yüklenicileri birer taşeron olarak kullanmış ve çıkarılan her eserden İslam fıkhındaki “ganimet” (Enfal Suresi) hükümlerine atıfla %20 oranında “Hums” vergisi tahsil etmiştir.

Bu sistem, örgütün operasyonel risk almadan milyonlarca dolarlık nakit akışını kontrol etmesini sağlarken, aynı zamanda yerel halkı ekonomik olarak terör ekonomisine bağımlı hale getirmiştir.

Ancak kültürel mirasın araçsallaştırılması sadece IŞİD ile sınırlı kalmamış, bölgedeki diğer aktörler tarafından farklı modellerle sürdürülmüştür. IŞİD “üretim ve vergilendirme” modeline odaklanırken; PKK/KCK ve uzantıları, kontrol ettikleri sınır hatlarını ve dağlık geçiş güzergâhlarını birer “stratejik koridor” olarak kullanarak “lojistik hâkimiyet” modelini benimsemiştir. Uluslararası raporların da teyit ettiği üzere, uyuşturucu ticaretinde kullanılan “Katırcı Yolları” ile tarihi eser kaçakçılığı rotalarının neredeyse birebir örtüşmesi tesadüf değildir. Örgüt, İran-Irak-Türkiye üçgenindeki geçiş noktalarından taşınan her türlü illegal emtiadan “gümrük vergisi” adı altında haraç alarak, eserin kaynağından bağımsız bir gelir modeli oluşturmuştur.

Bu kurumsal yağma mekanizmasının sahadaki işleyiş detaylarına inildiğinde, terörün finansman modelinin ne denli soğukkanlı bir bürokrasi ile yürütüldüğü daha net anlaşılmaktadır. Özellikle IŞİD’in “Diwan al-Rikaz” arşivi, bir terör örgütünün arkeolojik alanı nasıl bir darphane gibi işlettiğinin en somut kanıtlarını sunar. Ele geçirilen birincil kaynaklar arasında yer alan ve örgütün iç yazışmalarını içeren belgeler, bu yağmanın kaotik bir süreçten ziyade kurumsal bir hiyerarşi ile yönetildiğini kanıtlamaktadır. Özellikle Ebu Sayyaf operasyonunda ele geçirilen 21 Kasım 2014 (28 Muharrem 1436) tarihli resmi yetki belgesi, IŞİD’in Diwan al-Rikaz bünyesinde özel bir ‘Antikalar Bölümü’ (Qism al-Athar) kurduğunu belgelemektedir. Bu belgede, örgütün üst düzey yöneticisi Ebu Sayyaf el-Iraqi’nin bölgedeki tüm kazı ve eser akışını yönetmekle yetkilendirildiği görülmektedir.

Ruhsatın içeriğinde şu detaylar yer almaktadır:

  • Kazı izni, belgede belirtilen tanımlı alan ile sınırlandırılmış ve belirli bir süre için geçerli kılınmıştır.
  • Belgede, çıkarılacak tüm eserlerin kayıt altına alınması için bölgedeki Divan yetkilisinin (Mas’ul) çalışmayı denetlemesi gerektiği vurgulanmıştır.
  • Özellikle figüratif heykellerin bulunması durumunda, eserin imhasına veya satışına yalnızca Emirlik makamının karar vereceği, yüklenicinin bu eserler üzerinde mülkiyet iddia edemeyeceği hükme bağlanmıştır.

Bu, sürecin rastgele bir talan olmadığını; aksine koordinatları, geçerlilik süresi ve teknik şartnamesi olan bir sözleşme hukuku çerçevesinde yürütüldüğünü göstermektedir. Söz konusu belgede, kazı yapacak yükleniciye iş makinesi (beko-loder) ve metal dedektörü kullanım izni verilirken, İslam öncesi döneme ait figüratif heykellerin bulunması durumunda derhal Divan yetkililerine haber verilmesi şart koşulmuştur. Bu şart, putperestliğe karşı dini bir hassasiyetten ziyade, yüksek maddi değere sahip eserlerin “devlet adına müsadere edilmesi” (el konulması) ve örgütün kendi özel kanalları üzerinden çok daha yüksek fiyatlara satılması amacını taşımaktadır. Haseke bölgesinden elde edilen bir vergi makbuzu ise sistemin mali boyutunu gözler önüne serer; bir yüklenicinin beyan ettiği altın sikke için, o günkü kur üzerinden Amerikan Doları bazında %20’lik “Hums” vergisini peşin olarak ödediği ve karşılığında mühürlü, resmi bir “Vergi Alındı Belgesi” aldığı görülmektedir.

  Sikkeler

Bu belgeler, örgütün yerel ekonomiyi bypass ederek doğrudan küresel döviz piyasasına entegre olduğunun göstergesidir. Ayrıca, kazı alanlarında çalışacak kişilerin örgütün güvenlik birimi (Maktab al-Amni) tarafından verilen “Tazkiyya” (Güvenlik Referansı/Temiz Kağıdı) belgesine sahip olma zorunluluğu, bu alanların sadece bir gelir kapısı değil, aynı zamanda sıkı denetlenen stratejik bölgeler olduğunu kanıtlamaktadır.

Bölgedeki diğer hakim aktör olan PKK/KCK ve uzantılarının stratejisi ise üretimden ziyade lojistik hakimiyet ve rotaların entegrasyonu üzerine kurgulanmıştır. Örgüt, İran sınırından başlayıp Irak ve Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e uzanan hattı, sadece militan ve mühimmat sevkiyatı için değil, aynı zamanda yasadışı emtianın Batı pazarlarına akışı için bir otoban olarak kullanmaktadır. İstihbarat raporları ve saha analizleri, uyuşturucu kaçakçılığında kullanılan güzergahlar ile tarihi eser kaçakçılığı rotalarının “Tekil Lojistik Paket” mantığıyla birleştiğini göstermektedir. Bir katır sırtında veya kamyon kasasında sınır hattına taşınan metamfetamin paketlerinin yanına iliştirilen silindir mühürler veya tabletler, örgüt için ek bir lojistik maliyet yaratmadan, geçiş başına alınan haraç yoluyla yüksek kâr marjlı bir gelir kalemine dönüşmektedir. Bu “Narko-Arkeo” entegrasyonu, örgütün finansal kaynaklarını çeşitlendirmesini ve tek bir gelir kalemine bağımlı kalmamasını sağlamaktadır.

Bu stratejinin en çarpıcı ve yıkıcı örneği, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Zeytin Dalı Harekatı sırasında Afrin bölgesinde belgelenmiştir. Bölgedeki Ain Dara tapınağında yapılan incelemeler, örgütün arkeolojik dolgu alanlarını askeri tahkimat amacıyla nasıl araçsallaştırdığını ortaya koymuştur. İş makineleriyle höyüğün merkezine doğru açılan devasa tüneller ve sığınaklar, hem örgüt militanları için hava saldırılarına karşı korunaklı bir alan oluşturmuş hem de bu kazı sırasında ortaya çıkan arkeolojik tabakaların yağmalanmasına zemin hazırlamıştır.

Askeri amaçla tahrip edilen kültür katmanlarından çıkan eserler, örgütün Halep ve Lübnan bağlantılı kaçakçılık ağlarına devredilerek nakde çevrilmiş; geriye kalan tahribat görüntüleri ise uluslararası kamuoyunda Türkiye aleyhine yürütülen bir dezenformasyon kampanyasının malzemesi yapılmıştır.

(Üst: 2010 yılında Ain Dara tapınağının durumu.  Fotoğraf: Michael Danti; Haziran 2010. Alt: Saldırıdan sonra. Fotoğraf: ANHA; 27 Ocak 2018.)

Eserlerin sahadan çıkarıldıktan sonraki durağı ise genellikle Avrupa’daki “kültürel aklama” merkezleridir. Örgütün Avrupa’daki geniş diaspora yapılanması, kaçırılan bu “kanlı eserlerin” piyasaya yasal yollardan girmesi için kritik bir rol oynamaktadır. Örgütle iltisaklı kültür dernekleri veya yardım kuruluşları envanterine “bağış” veya “aile yadigarı” adı altında sokulan eserler, belirli bir bekleme süresinin ardından yerel müzayede evleri veya galeriler üzerinden satışa çıkarılmakta; elde edilen “temiz” gelir, yine dernekler üzerinden örgüte finansal fon olarak geri dönmektedir. Bu döngü, terör finansmanının sadece dağdaki bir mağarada değil, Avrupa’nın göbeğindeki sanat galerilerinde de devam ettiğini göstermektedir.

Abu Sayyaf’ın sabit diskinde, Kasım 2014’te oluşturulmuş bir altın yüzük görüntüsü bulunuyordu; bu görüntü burada gösterilmektedir:

Fiziki sahadaki bu operasyonel ağlar, IŞİD’in bölgesel hakimiyetini yitirdiği ve terör örgütlerinin hibrit savaşı dijital alana taşıdığı Post-Hilafet döneminde teknolojik bir mutasyona uğramıştır. 2024 sonrası dönemde terör finansmanının ağırlık merkezi, fiziksel sınır geçişlerinden Siber-Fiziksel bir düzleme kaymıştır. Geleneksel bankacılık sisteminin (SWIFT) uluslararası istihbarat servisleri tarafından sıkı takibi, suç örgütlerini, izlenmesi çok daha zor olan blokzincir teknolojisine ve kripto varlıklara yöneltmiştir. Sınır hattındaki ödemelerde Bitcoin gibi volatil varlıkların yarattığı kur riskinden kaçınan kaçakçılar, Amerikan Dolarına endeksli stabil coinler ve özellikle işlem ücretlerinin düşüklüğü nedeniyle TRON (TRC-20) ağını tercih ederek, saniyeler içinde gerçekleşen bir “Dijital Hawala” sistemi inşa etmişlerdir. Bu yeni ekosistemde, İdlib’deki bir satıcı ile Avrupa’daki bir alıcı arasındaki milyonlarca dolarlık transfer, fiziki paranın sınır geçişine gerek kalmadan, şifreli cüzdanlar arasında anonim olarak gerçekleşmekte ve Mali Eylem Görev Gücü (FATF) denetimleri fiilen işlevsiz kalmaktadır. Finansal teknolojideki bu dönüşüme paralel olarak, sanat piyasasındaki aklama yöntemleri de benzeri görülmemiş bir sofistikasyona ulaşmıştır. NFT  teknolojisi, fiziki bir eserin yasadışı gelirini aklamak için WashTrading yöntemiyle kullanılmaktadır; örgüt, yağmalanan fiziki bir eseri satmadan önce, bu eseri temsil eden dijital bir varlığı kendi kontrolündeki anonim cüzdanlarla fahiş fiyatlara satın alarak, yasadışı fonları “dijital sanat geliri” olarak yasal sisteme sokmaktadır. Daha da endişe verici olan ise Üretken Yapay Zeka modellerinin dezenformasyon gücüdür. Büyük Dil Modelleri (LLM), 1950-1970 dönemine ait daktilo fontlarını, kağıt dokularını ve dönemin dil yapısını kusursuzca taklit ederek, kaçak eserler için sahte provenans belgeleri üretebilmektedir. Bu durum, gümrük memurlarının ve sanat ekspertizlerinin sahte evrakı tespit etmesini imkansız hale getirerek, kaçak eserin piyasada “temiz” bir geçmişle dolaşıma girmesini kolaylaştırmaktadır.

Sahadaki bu asimetrik ve hibrit tehdide karşı geliştirilen mücadele stratejileri ise “Karşı-İstihbarat” ve “İleri Teknoloji” ekseninde şekillenmektedir. Geniş, engebeli ve güvenlik riskinin yüksek olduğu çatışma bölgelerindeki tahribatı izlemek için kullanılan “Uzay Arkeolojisi” yöntemleri, artık sadece optik uydu görüntüleriyle sınırlı değildir. Sentinel-1 uydusundan alınan Sentetik Açıklıklı Radar (SAR) verileri, bulutlu havalarda veya gece karanlığında bile toprağın doku analizini yaparak, insan gözünün göremediği milimetrik zemin bozulmalarını tespit edebilmektedir. Uydu verilerinde tespit edilen bu “anomali” noktaları, yapay zeka algoritmalarıyla işlenerek, faaliyetin basit bir köylü kazısı mı yoksa iş makineleriyle yürütülen endüstriyel bir örgüt faaliyeti mi olduğunu ayırt edebilmektedir. Türkiye’nin sınır güvenliğinde kullandığı İHA/SİHA sistemlerinin bu verilerle entegre edilmesi ve Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) sınır ötesi nokta operasyonları, terör örgütlerinin sadece askeri kadrolarını değil, bu finansal lojistik ağlarını da hedef alarak sorunu kaynağında kurutmayı amaçlamaktadır. Sonuç olarak, toprağın altındaki bir amfora parçası ile sınırın ötesindeki bir mühimmat sandığı arasındaki bu karanlık ve karmaşık bağ; kültürel mirası korumanın sadece geçmişe sahip çıkmak değil, terörün gelecekteki finansman damarlarını keserek ulusal güvenliği teminat altına almak olduğunu tarihsel ve stratejik bir gerçeklik olarak önümüze koymaktadır.

Şekil: Uydu görüntülerinde yağma çukurlarının tespiti

(a) SAR verilerine dayalı temsili (şematik) gösterim ve A–A′ doğrultusunda normalize edilmiş radar geri saçılımı (σ⁰) profilinin yeniden çizimi.
(b) WorldView-2 çok bantlı optik görüntü ve A–A′ doğrultusunda yansıma değişimi spektral profili.
Kaynak: Tapete ve Cigna (2019)’dan uyarlanmıştır.

(Bu tür uzaktan algılama temelli tespit yöntemleri, sahadaki yağma faaliyetlerinin yalnızca arkeolojik değil, aynı zamanda terör finansmanı bağlamında da izlenebilir kılınmasını sağlamaktadır.)

 

Bu tarihsel ve teknik analizlerin ışığında varılan nihai sonuç şudur ki; arkeolojik mirasın yağmalanması, kültürel bir trajedinin ötesine geçerek küresel terörizmin finansal sürdürülebilirliğini sağlayan stratejik ve hibrit bir güvenlik tehdidine dönüşmüştür. IŞİD’in “bürokratik devletleşme” modeliyle 2014 yılında başlattığı kurumsal sömürü süreci, örgütün fiziki hakimiyetini kaybetmesiyle sona ermemiş; aksine PKK/KCK’nın lojistik ağlarına entegre olarak ve 2026 teknolojileriyle (blokzincir, yapay zeka) birleşerek küresel bir “Gölge Ekonomi” halini almıştır. Artık mücadele sahası, sadece Suriye’nin höyükleri veya Türkiye’nin sınır kapıları değil; Cenevre’deki serbest limanlar, Londra’daki müzayede evleri ve Dark Web’deki şifreli sunuculardır. Bu asimetrik tehditle etkin mücadele, klasik kolluk kuvveti yöntemlerinin ötesinde, çok katmanlı bir stratejiyi zorunlu kılmaktadır. Öncelikle, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2199 sayılı kararının küresel ölçekte tavizsiz uygulanması ve sanat piyasasındaki “Müşterini Tanı” (KYC) ve “Kara Para Aklama Önleme” (AML) prosedürlerinin, tıpkı bankacılık sektöründe olduğu gibi katı bir şekilde işletilmesi gerekmektedir. Hukuki düzlemde ise ispat yükümlülüğünün yer değiştirmesi elzemdir; bir eserin yasal olduğunu kanıtlama yükümlülüğü, iddia makamından alınıp, eseri satan galeriye veya koleksiyonere yüklenmelidir. Türkiye gibi hem kaynak hem de transit ülke konumundaki devletlerin, uzay tabanlı izleme sistemleri (IMINT) ile finansal istihbarat birimlerinin (MASAK) verilerini entegre ettiği “Bütünleşik Güvenlik Mimarisi”, bu ulusötesi suç ağlarını çökertmek için yegane çözüm yoludur.

 

KAYNAKÇA

  • Almohamad, A. (2021). Thedestructionandlooting of culturalheritagesitesby ISIS in Syria: Thecase of Manbijanditscountryside. International Journal of CulturalProperty, 28(2), 221-260.
  • Almohamad, A., Hopper, K., Deadman, W., Lawrence, D., & Philip, G. (2025). Understandingthe Form andTiming of DamagetoArchaeologicalSitesDuringtheSyrianConflictbyCombiningEvidenceFrom Remote SensingWithGroundObservation. ArchaeologicalProspection, 32(4).
  • (2025). The 2025 CryptoCrime Report: Illicit Activity in DigitalAssetMarkets. New York: ChainalysisInc.
  • Financial Action Task Force (FATF). (2023). Money LaunderingandTerroristFinancing in the Art andAntiquities Market. Paris: FATF/OECD.
  • Tapete, D., &Cigna, F. (2019). Detection of ArchaeologicalLootingfrom Space: Methods, AchievementsandChallenges. Remote Sensing, 11(20), 2389. https://doi.org/10.3390/rs11202389
  • C. Milli İstihbarat Teşkilatı. (2025). 2024 Yılı Faaliyet Raporu. Ankara: MİT Başkanlığı Yayınları.
  • S. Department of State. (2015). TacklingtheTrafficking of AntiquitiesandTerroristFinancing: The Abu SayyafRaidDeclassifiedDocuments. Washington D.C.: Bureau of Counterterrorism.
  • United Nations Security Council. (2015). Resolution 2199: CondemningTradewith Al-Qaidaand ISIL. New York: UN Press.

 

Abdullah Ali GÜZEL
Hitit Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü | Website