Bir Elimizde Dünya, Diğerinde Hiçlik

İnsanoğlu, özellikle iletişim, dijital ağlar ve yüksek teknolojinin gelişmesiyle birlikte bugün adeta dünyayı avuçlarının içine almıştır. Yerküreyi dar bir oyun sahasına çeviren bu tahakküm, hayatı küresel bir oyuncağa dönüştürerek belirli elitlerin eline mahkum etmiştir. Genetik ve yapay zeka teknolojilerinin sunduğu imkânlar, bize sadece yaşamın şifrelerini çözme gücü vermiyor; aynı zamanda bu kodlara kendi irademizle müdahale etme cüretini de aşılıyor. Ne var ki bu muazzam teknik güç, insanın en büyük noksanını da gün yüzüne çıkartıyor: Ancak kendine benzeyene adaletle muamele edebilme yetisi.
Çünkü çağdaş bilim ve teknolojinin kendisiyle bütünleşik müstakil bir ahlakı yoktur. Bu disiplin, doğası gereği sadece “keşfetme ve işlevsel kılma” odaklı mekanik bir araçtır; ona ahlaki bir “ruh üfleyecek” olan yegane unsur insan vicdanıdır. Koca bir gezegeni parmaklarının ucunda oynatacak kadar zeki, fakat o gezegendeki hayata saygı duyacak kadar adil ve onurlu bir iradeye sahip olamayan bir zihniyet, bugün hem laboratuvarda hem de küresel siyasette derin bir çıkmaza dönüşmüştür. Çağın yükselen değeri olarak sunulan “Dönüşüm” ifadesini bu bağlamda ayrıca ele almak da insanlığın aranan mefkuresi açısından faydalı olacaktır.
Yaradılış Mimarisi ve Zamanla Gelen Yıpranma
Bu krizin kökenini anlamak için öncelikle biyolojik yapımıza, yani özümüzdeki kaynak koda bakmamız gerekir. İnsanlığın yaratılış yapısı, ilk andaki saf ve kusursuz olan “Orijinal Tasarım” ile nesiller boyu üreme şeklinde süregelmiş “Mevcut Biyolojik Yapı” olarak ikiye ayrılır. Kadim kaynaklardaki, ilk insan ve onun nesline atfedilen sıra dışı uzun ömürler, moleküler biyoloji penceresinden bakıldığında da tutarlı bir modele oturduğunu anlaşılır kılıyor. Bu model; değişimlerden arınmış bir biyolojik yapıya, maksimum uzunluktaki hücre donanımına ve %100 verimlilikle çalışan dokulardaki otomatik tamir mekanizmalarına (hücrelerimizdeki Fotoliyaz ve p53 gen aktivitelerine) işaret edebilmektedir. Zira sistem, ilk varoluş anında kusursuz ve temiz bir kuruluma sahiptir.
Ancak zamanla çevre şartlarının bozulması ve biyolojideki (üremeye dayalı yaradılış) “kopyanın kopyası” kanunu, hücre kodunu kaçınılmaz bir yıpratma tehdidinde tutmuştur. İnsanlığın yanlış tercihlerine bağlı olarak nesiller boyu biriken bozulmalar, ana işletim sistemini yormuş ve insan beden ve yaşam kalitesini bugünkü kısıtlı sınırlarına çekmiştir. Günümüz biyoteknolojisinin yapay zeka eliyle laboratuvarda taklit etmeye çalıştığı şey de belki/muhtemelen fıtratın bu ilk anındaki hatasız ayarlarına dönme çabasındadır.
Yapay Mühendislik ve Canlıyı Mülk Görme Yanılgısı
İlahi “kaynak koda” müdahale edebilen beşeri akıl, teknik gücü eline aldığı andan bu yana kaçınılmaz bir ahlaki çelişkiyi de üretir haldedir. İnsan, laboratuvarda herhangi bir yaşam formunu (bir klon veya genetiği değiştirilmiş bir embriyoyu) var ederken kendisini bir “Mühendis” olarak konumlandırır. Bir tasarımcı için kendi ürettiği şey, üzerinde mutlak tasarruf hakkı bulunan bir “ürün” veya “meta” hükmündedir. Ne var ki biyolojik donanım tamamlanıp o yapı canlandığında, ortaya çıkan varlık artık bağımsız bir bilincin ve bir çok hisse dair yetkinliğin de sahibi olur.
Ahlaki tıkanıklık tam bu noktada başlıyor: Bir canlının aynı anda hem bir başkasının nesnesi (mülkü) olması hem de eşit haklara sahip bir varlık olarak kabul edilmesi günümüzün sosyal ve hukuki değerleriyle de çelişmektedir. Bilim ve teknolojinin, özünde bir ahlak barındırmadığının en somut kanıtı da budur. Laboratuvardaki teknik beceri, o laboratuvarın kapısından çıkan canlıya adalet tanıyacak ahlaki olgunluğu otomatik olarak üretemez. Maalesef, insanoğlunun içindeki hükmetme arzusu, kendi tasarladığı bir varlıkla eşit düzeyde göz teması kurmaya tahammül edemiyor. Zira, ona hak tanımak, insanın kendi nefsani üstünlük iddiasından vazgeçmesini gerektirir. Bu kök zihniyetin tercihleri sonucu gelinen nokta, günümüz dünyasının insani şartlarının da resmidir. Küresel boyutlarda genleşen bu akıl, dünyayı avuçlarının içinde gören ve dönüştürme cüretindeki güçlerin ilahlık iddialarına kadar uzanır.
Biyolojik Silahlar, Suni Virüsler ve Küresel Sömürü
Ahlaktan yoksun bırakılan bilimin, küresel elitlerin elinde nasıl bir yıkım aracına dönüştüğünü yakın geçmişte tecrübe ettiğimiz küresel “pandemi” dönemlerinde çok net gördük. Doğal yapılarına müdahale edilerek laboratuvar ortamlarında geliştirilen suni virüs üretimi, bilimin ahlaki bir pusuladan mahrum kaldığında insanlığı nasıl küresel bir esarete sürükleyebileceğinin en soğuk vesikasıdır. Virüslerin bulaşıcılık ve ölümcülük kodlarını yapay olarak artırmak biyolojik bir beceridir; ancak bu becerinin arkasında zerre kadar ahlak yoktur. Bir virüsü kitleleri kontrol etmek, ekonomileri çökertmek ve insan biyolojisini dijital ağlara mahkum etmek için laboratuvarda sentezlemek, dünyayı elinde tutan azınlığın saf tahakküm arzusunu gözler önüne serer.
Laboratuvarda filizlenen bu “insanı nesneleştirme” ve bilimi de bir silah/mülk olarak görme refleksi, günümüz küresel değerler sisteminin de ana işletim sistemidir. Filistin coğrafyasında işlenen sistematik zulüm, aynı insansızlaştırma zihniyetinin sahadaki yansımasıdır. İnsanlar fıtri hakları olan bağımsız birer “can” olarak değil, yapay zeka destekli askeri sistemlerin istatistiksel birer “imha nesnesi” olarak etiketlenmektedir.
Aynı körlük, dünyanın güney bölgelerinde “yok hükmündeki” milyarlarca insan için de geçerlidir. Afrika madenlerinde kobalt çıkaran çocukların hayatları, küresel elitlerin konfor döngüsünün kesintisiz sürmesi için adeta birer “endüstriyel yakıt” olarak tüketilmektedir. Bu sınır tanımayan haz arayışı (hedonizm) ve mülkiyet sapkınlığının zirve noktası ise seçkinlerin yeraltı suç ağlarını ifşa eden Epstein Vakası‘dır. Finansal gücü elinde tutan elitlerin ulaştığı kibir, masum çocukları bağımsız bireyler olarak değil, parayla satın alınmış birer “canlı mülk” olarak görmelerine yol açmıştır. İşin en sarsıcı tarafı, bu ağın insanlığın akıl ve iradesini temsil ettiği siyaset, akademi ve bilim dünyasının en tepesindeki aktörler tarafından örülmüş olmasıdır.
Cahiliyye Mekke’si Aynası ve Nebevi Manifesto
Laboratuvardaki yorgun bir hücreden üretilen ilk klon koyun Dolly‘nin trajik kaderi, yapay patojenlerle enfekte edilen toplumların teslimiyeti ve ahlaki çöküş içinde kıvranan bugünkü küresel sistemin akıbeti ortaktır. Tüm bu süreçler orijinal ve temiz olan o “Yaradılış Mimarisi”nden uzaklaşmanın, yıpranmış kodları sömürerek sistemi zoraki tekrar etmeye çalışmanın yapısal çöküşüdür.
İnsanın, elindeki teknik güce dayanarak zayıf kitleleri nesneleştirme arzusu tarihin en kadim hastalığıdır. Bunun en net tarihsel örneği, İslam’ın gelişiyle yıkılan Cahiliyye Dönemi Mekke Aristokrasisi‘dir. Mekke’nin idareci azınlığı, finansal güç ve sınırsız haz üzerine kurulu konforlarını korumak adına vahşi bir sömürü düzeni kurmuştu. Onların gözünde köleler, yetimler ve zayıflar bağımsız birer “insan” değil; aristokrasinin şatafatını besleyen birer “canlı mülk” idi.
Belli azınlıktaki bir iradenin dünyayı küresel bir oyuncak gibi avucunun içine alıp, laboratuvarlarda suni virüsler üretecek kadar kibirlendiği bu sömürü çarkına karşı Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sergilediği net duruş, insanlığın ahlak tarihindeki en büyük anahtarıdır. Mekke idarecileri, kurulu düzenlerini korumak adına Allah Resulü’ne (s.a.v.) liderlik, servet ve dünyevi hazlar teklif ederek bu adaleti esnetmeye çalışmışlardır. Ancak onun, “Bir elime ayı, diğer elime güneşi verseniz de ben bu davadan vazgeçmem” şeklindeki tarihi haykırışı; gücün, paranın, teknolojinin ve dünyevi hazların bile fıtri adaletin önüne geçemeyeceğini ilan eden mutlak bir manifestodur.
Girişte bahsettiğimiz o “dünyayı bir oyuncak gibi ele geçirme” hırsına nebevi ahlak, evrenin tüm ihtişamı önüne serilse dahi adaletten taviz vermeyerek meydan okumuş; bilimin ve sözde ilahlık iddiasındaki bir takım güçlerin yapamadığını yaparak, insanlığa hiç tükenmeyecek ahlaki bir miras sarsılmaz bir “duruş” bırakmıştır. İslam’ın bu coğrafyadaki ilk büyük inkılabı, bu azınlığın bencil dayatmalarını elinin tersiyle iterek, eşya seviyesine indirgenmiş insana fıtri onurunu ve eşitliğini iade etmek olmuştur.
Bugün Gazze’de masumiyeti katleden, laboratuvarlarda suni virüslerle insanlığı tehdit eden küresel düzen de tıpkı o Mekke aristokrasisi gibi, egemen bir azınlığın kendi anlık konforu ve tahakkümü için insanlığı nesneleştirmesinden ibarettir.
Günümüz insanının trajedisi, muazzam bir teknolojik, iletişimsel ve finansal güce ulaştıkça, ahlakının ve vicdanının geride kalmasıdır. Bilim ve teknoloji tek başına bir ahlak üretmediğine göre; dünya, kendi fıtri özüne dönecek adil bir bilgeliğe ve nebevi bir ahlaka ulaşma mefkuresini eline alamazsa, kendi yarattığı teknolojik ve bencil canavarın altında kalıp ezilmeye mahkumdur.

