Bir Kapı, Bir Şişe Su ve Bir Soru: Fransa’da Günlük Hayatta Müslüman Olmak

Fransa’da yaşayan Müslümanlar çoğu zaman açık bir düşmanlıkla değil; mesafe, prosedür ve kayıtsızlıkla karşılaşır. Kimse hakaret etmez. Kimse bağırmaz. Ama ihtiyaç anında kapılar kapanır.
Bu, hukuk dışı değildir. Aksine tamamen “kurallara uygun” görünür. Ancak sonuç aynıdır: İnsan, inancı sebebiyle kamusal alanda sıkışır kalır.
Bir toplumu anlamak için büyük krizlere bakmaya gerek yoktur. Bazen bir tuvaletin kapısında, bazen de zorda kalmış bir insanın yüzüne kapatılan küçük bir kapıda görünür hakikat.
Fransa kendisini özgürlük, eşitlik ve kardeşlik değerleri üzerine inşa etmiş bir cumhuriyet olarak tanımlar. Bu değerler, yalnızca anayasada yazılı ilkeler değil; gündelik hayatta, sıradan karşılaşmalarda, zorda kalan bir insana verilen küçük tepkilerde anlam kazanır.
Marsilya’da eşimle akraba ziyareti ve tatil için gittiğimiz bir akşam karşılaştığım çarpıcı bir sahne, medeniyim diyen bir toplumun pratikte nasıl sınandığını gösterdi.
Eşim ve akrabalarımız ile birlikte dışarıdaydık. Yürüyüş yaptık, dondurma yedik, fotoğraf çektik. Ardından acil bir tuvalet ihtiyacı doğdu. Bir kafeye girdik. Çalışanlara durumun acil olduğu söylendi. İlk anda küçük bir su siparişi yeterli olabileceği ifade edildi.
Ancak tam tuvalete yöneldiğimde başka bir çalışan özellikle şunu söyledi:
“Alkol ya da bira sipariş etmezseniz tuvaleti kullanamazsınız.”
Burada mesele bir ticari kural değildir. Çünkü herhangi bir içecek ya da yiyecek değil, özellikle alkol şart koşulmuştur. Tesettürlü bir Müslüman kadın olduğumu gören kişinin, alkol tüketmeyeceğimi bildiği açıktı.
Bu an, bir reddedişten çok daha fazlasıydı. Bu, Fransa’da birçok Müslümanın aşina olduğu sessiz bir dışlanma biçimiydi.
Bir kadın olarak, bir Müslüman olarak, o an yalnızca sıkışmış değildim; insan onurumla baş başaydım.
Merhametin Yerine Prosedür Konulduğunda
Bu yaşananı yalnızca “kötü bir deneyim” diye anlatmak eksik olur. Çünkü burada mesele bir kafe çalışanı değil, Avrupa’da giderek yaygınlaşan sessiz ve soğuk bir dışlama biçimidir.
Kur’an bize şöyle der:
“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın.” (Maide, 2)
Ama modern seküler düzende bu ilkenin yerini giderek şu anlayış alıyor:
“Tüketmiyorsan, hak da talep edemezsin.”
Tuvalet gibi en temel, en insani ihtiyaç bile müşterilik statüsüne bağlanıyor. İnsan, bedeniyle değil cüzdanıyla; inancıyla değil satın alma gücüyle tanımlanıyor.
Oysa merhamet, bir ödeme yöntemi değildir.
Bu noktada sormak gerekiyor: Bir toplum ne zaman medenidir? Camları parlak olduğu zaman mı? Yoksa zorda kalana kapı açtığı zaman mı?
Sessiz İslamofobi: Bağırmayan Ama Yaralayan
Sıklıkla şu soru soruluyor: “Batı neden Müslümanlara düşman?”
Bir sosyolog olarak bu soruya sloganik cevaplar vermem. Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz şey, çoğu zaman açık bir nefret değil;
Soğuk bir umursamazlık, Bilinçli bir mesafe, Sessiz bir aşağılama biçimidir.
Kimse bağırmıyor. Kimse hakaret etmiyor. Ama ihtiyaç anında kapı kapanıyor.
Evet, tesettürlüydüm. Evet, yabancıydım. Evet, Müslümandım.
Ama asıl mesele şuydu: Zordaydım.
Ve modern Avrupa toplumu, zorda olanı sevmez. Çünkü zorda olan, sistemin vicdansızlığını görünür kılar.
Zygmunt Bauman’ın dediği gibi:
“Modernlik, rahatsız eden şeyi görünmez kılma sanatıdır.”
Su Şişelerinin Kaldırılması: Taharetin Görünmez Kılınması
Bu yaşadığım olay beni Fransa’da Müslümanların gündelik hayatta sıkça anlattığı başka bir uygulamaya götürdü.
Müslümanların abdest ve tuvalet sonrası taharet ihtiyacı için kendi imkânlarıyla koydukları su şişelerinin dahi “uygunsuz”, “hijyen dışı” ya da “standartlara aykırı” denilerek kaldırılmaya zorlandığı ifade ediliyor.
Burada dikkat çekici olan şudur: Bu şişeler belediye ya da kurumlara ait değildir. Kimseye zarar vermez. Kamusal alanı kirletmez.
Ama Müslümanların dini pratiğini görünür kılar.
Sorun tam da buradadır.
Taharet, Müslüman için bir tercih değil; namazın ve ibadetin ön şartıdır.
Su şişelerinin kaldırılması, teknik ya da idari bir düzenleme değildir. Bu, dindar bedenin kamusal alanda “fazla”, “uyumsuz” ve “istenmeyen” ilan edilmesidir.
Kimse açıkça “Müslümanları istemiyoruz” demez. Ama hayat, Müslüman için adım adım zorlaştırılır.
Bu yeni dışlama biçimi:
Gürültüsüzdür, Hukukidir, Bürokratiktir, Soğuk ve sterildir.
Ve tam da bu yüzden tehlikelidir.
Tanıklıkla Güçlenen Bir Gerçeklik
Bu su şişelerinin kaldırılması meselesi, teorik bir tartışma değildir. Bu, Fransa’da yaşayan Müslümanların birbirine fısıldayarak anlattığı, “aman dikkat et”, “burada sorun çıkarıyorlar” diye aktardığı sessiz bir ortak tecrübedir.
Bir anne, çocuğuyla dışarı çıkarken iki kez düşünür. Bir öğrenci, okulda tuvalete girmeden önce tedirgin olur. Bir kadın, ibadetinin en mahrem parçasını görünmez kılmak zorunda bırakılır.
Kimse tutanak tutmaz. Kimse haber yapmaz. Ama Müslüman beden, kamusal alanda sürekli olarak kendini küçültmeye zorlanır.
Bu yüzden bu yazı bir iddia değil; bir tanıklıktır.
Bu Neden Açık İslamofobi Değil Ama Daha Tehlikeli?
Çünkü bu yeni dışlama biçimi bağırmaz. Slogan atmaz. Duvarlara yazı yazmaz.
Hukuk dili kullanır. Yönetmeliklere dayanır. Tarafsızlık maskesi takar.
Böylece itiraz eden Müslüman, “abartmakla”, “uyum sağlayamamakla”, “toplumsal düzeni bozmaya çalışmakla” suçlanır.
Açık İslamofobi düşman üretir. Bu ise yorgunluk üretir.
İnsanları direnmekten değil, görünmez olmaya razı olmaktan yana iter.
Tehlikesi buradadır!
Fransa’da Müslüman Kadın Olmak: Kolektif Bir Deneyim
Fransa’da yaşayan Müslüman kadınlarla konuştuğunuzda hikâyeler değişir ama his değişmez.
Bir kafede tuvalet kapısında bekletilen, Bir okulda başörtüsü yüzünden hedef gösterilen, Bir hastanede ihtiyacını anlatırken küçümsenen kadınlar…
Hepsinin ortak noktası şudur: Kimlikleri sorun olarak görülür, Ama bu sorun asla yüksek sesle dile getirilmez.
Bu yüzden Müslüman kadın, hem görünür olmakla cezalandırılır, hem de görünmez kalmaya zorlanır.
Bu yazı o yüzden bireysel bir serzeniş değil; bir kolektif hafızanın kaydıdır.
