23 Ocak 2026 Pentagon Manifestosu

Geçtiğimiz aralık ayı sonlarına doğru ABD’nin Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi yayınlananmış ve dünya kamuoyunun dikkatini çekmişti. Şimdi ise bu belgeye istinaden Ulusal Savunma Stratejisi paylaşıldı. Bu belge önceki belgeye kıyasla daha bağlayıcıdır. Bunun altını başta çizmek istiyorum.
Gelin, şimdi bu belgeyi yakından inceleyelim.
23 Ocak 2026 Cuma günü Pentagon tarafından resmen ilan edilen 2026 Ulusal Savunma Stratejisi (USS), yalnızca bir askeri doktrin güncellemesi değil, aynı zamanda Amerikan büyük stratejisinin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçirdiği en radikal dönüşümlerden birinin manifestosu niteliğindedir.
Bu belge, Washington’ın küresel jandarmalık rolünden resmen feragat ederek, enerjisini ve kaynaklarını “Önce Amerika” ilkesi doğrultusunda kendi sınırlarına ve seçilmiş jeopolitik önceliklerine kaydırdığı yeni bir izolasyonist realizm dönemini tescil etmektedir.
Biden yönetiminin 2022 stratejisindeki “bütünleşik caydırıcılık” ve müttefik odaklı yaklaşımından keskin bir kopuşu temsil eden bu yeni metin, müttefiklere yönelik desteklerin kademeli olarak azaltılacağını ilan ederken, Amerikan ordusunun birincil görevinin anavatan güvenliği ve Batı Yarımküre üzerindeki mutlak hakimiyet olduğunu vurgulamaktadır.
Stratejik derinliği ve satır arası mesajları analiz edildiğinde, 2026 USS’nin sarsıcı yönü, ABD’nin geleneksel rakipleri olan Çin ve Rusya ile kurduğu dilin yumuşamış olmasıdır. Geçmişte “akut tehdit” veya “en önemli meydan okuma” olarak tanımlanan bu aktörler, yeni doktrinde daha pragmatik bir düzleme oturtulmuştur.
Özellikle Pekin ile “saygıya dayalı ilişkiler” kurulması yönündeki çağrı, Washington’ın artık ideolojik bir üstünlük mücadelesinden ziyade, güçler dengesine dayalı bir statüko arayışında olduğunu göstermektedir. Belgede müttefik Tayvan’dan tek bir kelime dahi bahsedilmemesi ise sadece bir ihmal değil, Pasifik’teki güvenlik mimarisinin temelinden sarsıldığının ve ABD’nin bölgedeki taahhütlerini yeniden pazarlığa açtığının en somut kanıtıdır.
Bu sessizlik, bölgesel aktörlere Amerikan korumasının artık “otomatik” olmadığını ve savunma yükünün artık bizzat müttefiklerin omuzlarında olduğunu ihtar etmektedir.
Rusya’nın Doğu Avrupa üzerindeki baskısına yönelik yaklaşım da benzer bir transformasyon geçirmiştir.
NATO’nun doğu kanadındaki endişelere rağmen Moskova’dan gelen tehdidin “kalıcı ama yönetilebilir” olarak nitelendirilmesi, ABD’nin Avrupa savunmasındaki liderlik rolünden geri adım attığını tescillemektedir.
Belgede açıkça ifade edildiği üzere, müttefiklerin kendi savunmaları için “birincil sorumluluğu” üstlenmek zorunda kalacakları bir döneme girilmiştir. Amerikan kuvvetlerinin artık sadece “kritik ama sınırlı” destek sağlayacak olması, Avrupa başkentlerinde yankılanan stratejik özerklik tartışmalarını bir lüksten ziyade hayati bir zorunluluk haline getirmektedir. Bu durum, Transatlantik ilişkilerinde on yıllardır süregelen güvenlik garantilerinin yerini, daha işlemsel ve maliyet odaklı bir ortaklığa bıraktığının işaretidir.
Belgenin iç politika ile dış güvenlik arasındaki bağı kurma biçimi de dikkate değerdir.
Donald Trump yönetiminin bu yeni stratejisi, ulusal güvenliği doğrudan sınır güvenliğiyle özdeşleştirerek Pentagon’un odağını deniz aşırı çatışmalardan güney sınırındaki “yasadışı yabancılar seline” ve uyuşturucu kartellerine kaydırmıştır.
Biden döneminde “yükselen bir tehdit” olarak kabul edilen iklim değişikliğinin stratejiden tamamen silinmiş olması, Pentagon’un ideolojik önceliklerinin tepeden tırnağa değiştiğini göstermektedir. Ordu artık bir küresel kriz yönetimi aracı değil, doğrudan Amerikan topraklarını koruyan ve sınırlardaki geçişgenliği askeri yöntemlerle denetleyen bir iç güvenlik aparatına dönüştürülmektedir.
Latin Amerika’nın stratejide en üst sıraya yükseltilmesi ve “Batı Yarımküre’de Amerikan askeri hakimiyetinin yeniden tesisi” hedefi, aslında 19. yüzyılın Monroe Doktrini’nin modern ve çok daha agresif bir sürümüdür.
Geçtiğimiz yıl Venezuela lideri Nicolas Maduro’ya yönelik operasyon ve uyuşturucu trafiğine karşı gerçekleştirilen sert müdahalelerle zaten sinyalleri verilen bu yeni yönelim, ABD’nin arka bahçesini tam bir kontrol altına alma kararlılığını yansıtmaktadır. Pentagon artık gücünü uzak coğrafyalardaki demokrasi inşası projelerinde değil, kendi kıtasındaki jeopolitik rakiplerini temizlemek ve lojistik hatlarını güvence altına almak için kullanacağını ilan etmiştir.
23 Ocak’ta yayımlanan bu belge, ABD’nin küresel liderlik tasavvurunun sona erdiğini ve yerini korumacı, sınır odaklı ve büyük güçlerle çatışmaktan kaçınan bir “Kale Amerika” stratejisine bıraktığını teyit etmektedir. Tarihsel perspektiften bakıldığında bu değişim, Amerikan dış politikasında müttefiklik hukukundan ziyade ulusal çıkarların ve maliyet hesabının ön plana çıktığı, müttefiklerin ise kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kaldığı bir “yalnız kurt” döneminin başlangıcıdır. 2026 USS, sadece Amerikan ordusunun değil, aynı zamanda küresel jeopolitik dengelerin de rotasını kalıcı olarak değiştirecektir.
Orta Doğu ve Türkiye özelinde belgenin satır aralarına bakıldığında, 2026 USS’nin bölgeyi artık bir “müdahale alanı” değil, bir “sorumluluk devri sahası” olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Stratejide Orta Doğu, ABD’nin doğrudan askeri varlık bulundurmak yerine, İsrail ve Körfez ülkeleriyle kurulan “yeni nesil güvenlik mimarisi” üzerinden uzaktan yöneteceği bir bölge olarak tanımlanmaktadır.
Özellikle İran ve bölgedeki diğer istikrarsızlık unsurlarına karşı “Entegre Hava ve Füze Savunma” sistemlerinin müttefikler eliyle kurulması hedefi, Washington’ın bölgedeki askeri maliyetini yerel ortaklarına fatura etme arzusunu yansıtmaktadır. Belge, ABD’nin Orta Doğu’daki odağını “terörle mücadele” ve “ulus inşası” gibi geniş kapsamlı hedeflerden arındırarak; enerji akışının güvenliği ve İsrail’in niteliksel askeri üstünlüğünün korunması gibi daha dar ve pragmatik bir çerçeveye hapsetmektedir.
Türkiye ise belgede, hem bir fırsat hem de stratejik bir belirsizlik alanı olarak konumlandırılmıştır.
Washington, Türkiye’nin artan yerli savunma sanayii kapasitesini ve Karadeniz ile Orta Doğu arasındaki köprü rolünü kabul etmekle birlikte, Ankara’yı “kendi bölgesel güvenliğinden sorumlu ana aktör” olmaya teşvik etmektedir.
Bu durum, bir yandan F-35 programına geri dönüş veya F-16 tedariki gibi konularda S-400 krizi üzerinden devam eden pazarlıkların “operasyonel ihtiyaçlar” temelinde pragmatik bir çözüme kavuşturulabileceğine işaret ederken; diğer yandan Türkiye’nin Suriye ve Doğu Akdeniz gibi alanlarda ABD’den bağımsız hareket edeceğini dönemin başlayacağını tescil etmektedir.
2026 Ulusal Savunma Stratejisinin ruhu gereği Türkiye artık “korunan bir NATO kanadı” olmaktan ziyade, ABD’nin yükünü hafifletecek, Karadeniz’de denge kuracak ve Orta Doğu’daki boşluğu dolduracak stratejik bir “ortak” statüsünde görülmektedir.

