ABD-İSRAİL-İRAN SAVAŞI SONRASI YAŞANABİLECEK MEŞRUİYET KRİZLERİ

       

Savaşalar insanlık tarihinin en sık rastlanan olaylarından biridir. Tarih boyunca komşu devletlerin değişik sebeplerden savaşa tutuşabildiklerini görüyoruz. Hatta ittifak ilişkileri sebebiyle bu savaşların bazen kıtalar ötesi mesafelere uzandığı da olmuştur.

Modern dönem olarak adlandırdığımız 20.yy’a kadar bu savaşların kimi zaman rasyonel bir gerekçeye dayandığını, kimi zaman ise, Truva Savaşı gibi, kişisel ve ailevi sebeplerden çıktığını görüyoruz. Kimi zaman ise komşunun topraklarına sahip olma hırsının savaşa yol açtığını görüyoruz.

20.yy’a kadar savaşmak için bir nedene ve bir hukuka ihtiyacınız yok idi. Ancak, 1. Dünya Savaşı’nın ardından savaşları önlemek amacıyla Milletler Cemiyeti gibi bazı kurumlar kurularak uluslararası hukuki düzenlemeler ile dünya barışı sağlanmaya, bu düzenlemelere uymayanlara ise topluca yaptırım uygulayarak, dünya barışı korunmaya çalışıldı. Ve bu düzenin kurulmasında da ABD öncü rol oynadı. Ayrıca, bu düzen kurulurken Batı medeniyetinin İlkçağlardan bu yana ürettiği bütün olumlu insani ve felsefi değerler temel alındı. Özgürlük, demokrasi, insan haklarına saygı, devletlerin egemenlik hakları bunlardan ilk akla gelenlerdir.

Geldiğimiz noktada, ABD kurulması ve sürdürülmesi için onlarca yılını harcadığı bu düzeni gene kendi elleriyle yıkmakta. Daha doğru bir ifadeyle bu düzen bir kısım güç odakları tarafından ABD Başkanı D.  Trump kullanılarak yıkılmakta.

1.Körfez Savaşı (1991), Afganistan İşgali (2001) ve 2. Körfez Savaşı (2003) da özünde haksız ve hukuksuz savaşlardı. Ancak, ABD bu savaşlar için uluslararası meşruiyeti kazanmak amacıyla bazı gerekçeler oluşturmuştu. Bu sayede NATO veya bir kısım ülkelerin desteği alınarak bu savaşlar yapıldı.

İran’a yapılan müdahalede ise, ABD ve İsrail hiç uluslararası meşruiyet zemini oluşturma çabası göstermeden savaşı başlattılar. Bu durumu Hitler 1 Eylül 1939’da hiçbir reel gerekçe ve tehdit olmadan Polonya’ya saldırması ile karşılaştırabiliriz. 2. Dünya Savaşı’nı başlatan bu olayda Hitler hiçbir meşruiyet aramadan Polonya’ya saldırmış, 3 Eylül’de ise İngiltere ve Fransa Almanya’ya savaş ilan etmişti.

Trump ve Netanyahu’nun göstermelik de olsa ileri sürdükleri İran’ın nükleer silah ve ABD’yi vurabilecek uzun menzilli füze üretme çabası içinde olduğu iddiaları uluslararası kamuoyunda inandırıcı bulunmadığı için ABD’ye ne NATO ülkelerinden, ne de Körfez ülkelerinden ciddi bir destek gelmedi. Hatta İspanya yüksek sesle, Fransa, Almanya ve İngiltere ise kısık sesle itirazlarını ifade ettiler. Anlaşılan o ki, pek çok dünya ülkesi gibi Avrupa ülkeleri de bu saldırıda ABD ve İsrail’in meşruiyetini sorguluyorlar.

Ülke içinde de halkın kimi şehirlerde meydanlara inip protestoların yanı sıra, Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent gibi önemli bir ismin “İran, ABD için hiçbir şekilde tehdit oluşturmuyordu” şeklinde açıklama yaparak istifa etmesi büyük ses getirdi. Bu istifa ülke içinde Trump’ın İran’a saldırısının daha fazla sorgulanmasına ve Trump için bir meşruiyet krizinin oluşmasına sebep oldu. Bu meşruiyet krizi sadece Trump ve ABD için değil İsrail ve İran içinde oluşmakta olan bir krizdir.

Meşruiyet Krizi Derinleşirse?

Umarız bu savaş yakın zamanda sona erer. Gelin sizinle savaş sona erdikten sonra bu savaşın üç aktörü ABD, İsrail ve İran için oluşabilecek meşruiyet krizlerini ele almaya çalışalım.

ABD’nin meşruiyet krizi: Bir devletin uluslararası arenada süper güç kabul edilebilmesi için uyguladığı politikaların belli bir meşruiyete dayanması gerekmektedir. ABD 1991’den bu yana uluslararası arenada meşruiyet kredisini kaybetmektedir. Bu son savaş ile bu kayıp zirve yapmıştır. Trump sayesinde artık en yakın Batılı müttefikleri dahi ABD’nin yanında durmamakta, haksız ve sorumsuz politikalarına destek olmamaktadır. Savaşın bitiminden sonra ABD artık uluslararası itibarını büyük ölçüde yitirmiş, dışarıda sözü dinlenmeyen, uluslararası krizlerde çözüm odağı olamayan bir ülke haline gelecektir. Bu gerilemenin bazı ekonomik sonuçları da olacaktır. ABD dolarına güven azalacak, ABD tahvilleri artık eskisi gibi cazip olmayacaktır. Tahviller üzerinden dış borçlanmasını yapamayan ABD’yi iç finansman krizi beklemektedir. Daha önce defalarca yaşanan bütçede para bittiğinde hükumet kurumlarının kapanması (governmental shutdown) daha sık ve uzun süreli yaşanacaktır. Ülkede enflasyon artacak, Amerikalıların refah seviyesi düşecektir. Bu da Amerikan rüyasının sonu anlamına gelmektedir. Bu ise vatandaşları nezdinde kısa vadede Trump yönetiminin, orta vadede ise onun yerine gelecek yönetimlerin meşruiyet krizi yaşaması anlamına gelecektir. Eğer bir devlete vatandaşlarının güveni azalırsa, o devlet içte ve dışta güç kaybeder. Bu güç kaybı federal bir sistemle yönetilen ABD’de eyaletlerin bağımsızlık taleplerinin artmasına sebep olabilir.

Öte yandan, bu savaşta ABD’nin müttefiklerine vadettiği savunma desteğini veremediğini görüyoruz. Başta Katar olmak üzere saldırıya uğrayan Körfez ülkeleri nezdinde ABD hal-i hazırda bir meşruiyet krizi yaşamaya başlamıştır bile. Savaştan sonra bu krizin derinleşeceğini öngörebiliriz. Körfez ülkeleri güvenliklerini sağlamak bir tarafa, politikaları ile kendilerinin güvenliğini tehlikeye atan bir ülkeye neden trilyonlarca dolar para akıtsınlar? Mesele sadece ABD silahlarının almaktan ibaret değildir. Körfez ülkeleri petrolden kazandıkları para ile ABD tahvili almakta, ayrıca paralarını ABD ve Batı bankalarında tutmakta, ABD’li fonlara yatırım yapmaktadırlar.

Şimdiden şunu söylemek erken olmayacaktır; savaş sonrası Körfez ülkelerinde ABD etkisi asla eskisi gibi olmayacaktır.

İsrail’in meşruiyet krizi: İsrail, Yahudiler için arz-ı mev’ud ideali çerçevesinde güvenli ve müreffeh bir ülke olma vaadi ile kurulmuştur. Ancak tarihinde ilk defa başkentinde bu denli ağır bir saldırıya uğramış, demir kubbesi delinmiş ve vatandaşlarına vadettiği güvenliği gerçekleştirememiştir. Daha önce 4 defa yaşanan Arap-İsrail savaşlarında birkaç küçük saldırı dışında Telaviv hiç bu kadar büyük ve uzun süreli saldırıya uğramamıştı. Gayr-ı resmi rakamlara göre her 10 İsrailliden biri bu süreçte ülke dışına çıktı. Çalışma hayatı neredeyse durdu ve insanlar günün önemli bir kısmını sığınaklarda geçiriyor. Bu durum İsraillilerin nazarında İsrail devletine duyulan güveni azaltmaktadır. Halen Netanyahu karşıtı gösterilerin sıklıkla devam ettiği ülkede, İsrail devletinin ve arz-ı mev’ud vaadinin savaş sonrasında daha fazla sorgulanacağını ve bu sorgulamanın İsrail vatandaşlarının gözünde bir meşruiyet krizine dönüşeceğini öngörebiliriz. Bu güven eksikliği İsrail vatandaşlarının başka ülkelere göç etmesini sonucu doğurabilir. Artık cazibesini ve meşruiyetini kaybetmiş bir ülkede kim yaşamak ister ki?

Ayrıca, bir takım teolojik ve eskatolojik öngörülerin yanısıra, kendi politik ömrünü uzatmak için böyle bir savaşı başlatan B. Netanyahu’da sorgulanacak isimlerin başında gelecektir. Siyasi kariyerinin ve bitmesi ve ülke içinde ve dışında bir takım yargılamalara maruz kalması kaçınılmazdır. Netanyahu hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tutuklama kararı halen geçerlidir.

Son olarak, böyle yanlış bir savaşı başlatarak petrol fiyatlarının yükselmesine ve buna bağlı olarak Avrupa ülkelerinin ekonomik olarak olumsuz etkilenmesine yol açan İsrail’e bu ülkelerden gelen geleneksel ve sınırsız destek de giderek azalacaktır. Yahudilerin 2. Dünya Savaşı’nda maruz kaldığı soykırım Avrupa mahcubiyetini kullanan İsrail, bu sayede Avrupa ülkelerinin sınırsız desteğini alıyordu. Ancak, savaş sonrası İsrail, Avrupa ülkeleri nezdindeki bu meşruiyetini ve desteğini giderek kaybedecektir.

 İran’ın meşruiyet krizi: İran’da 1979’dan bu yana İran İslam Devrimi ideolojisi iktidardadır. Din adamlarının devlet yönetiminde önemli ölçüde söz sahibi olduğu, Devrim Muhafızlarının resmi ordu yanında güçlü bir askeri yapıya sahip olduğu bir sistem vardır. Ülkenin kaderi ile ilgili kararlarda dibi liderler ve Devrim Muhafızları komutanları çok etkilidir.

Bu savaşta hiç şüphesiz ki, İran’ın saldırıları İsrail’e ve Körfez ülkelerindeki ABD hedeflerine ciddi zarar verdirmiştir. Ancak şurası da kesindir ki, ABD ve İsrail hava saldırılarını önlemekte son derece yetersiz kalan İran, askeri tesis, fabrika, enerji tesisleri, ulaşım hatları ve sivil yerleşim alanlarına pek çok darbe almış, sivil ve askeri kadrolarında ciddi kayıplar yaşamıştır. Dini liderlik ve Devrim muhafızları ülkelerini koruyamamışlardır.

Bu sebeple, savaştan çok önce başlamış olan rejim karşıtı hareketlerin, savaş sonrası artarak devam edeceğini öngörebiliriz. Savaş sonrası İran Molla Rejiminin ve Devrim Muhafızlarının muhalif kesimler tarafından ciddi şekilde sorgulanarak, sokak gösterilerinin yapılacağını söyleyebiliriz. Hatta, rejimi destekleyen kimi kesimlerin bile bu sorgulamayı yapacağını, daha basiretli bir siyaset izlenseydi savaşı engellemek veya daha kısa sürede, daha az zararla atlatmak mümkün olurdu diye düşünenler olabileceğini tahmin edebiliriz. Bu da halkın nazarında rejimin meşruiyeti krizini arttıracaktır.

Yukarıda anlatmaya çalıştığımız bu üç ülkenin iç ve dış politikada yaşayacağı krizler, bu ülkelerin hem kendi ülkelerinde, hem uluslararası boyutta, özellikle Ortadoğu’da güç kaybetmelerine ve bölgede bir güç boşluğu oluşmasına yol açacaktır. ABD ve İran Ortadoğu’da eskisi kadar etkili ve hüsn-ü kabul gören aktörler olamayacaklardır. İran tıpkı Esat sonrası Suriye’deki tüm gücünü kaybetmesi gibi, bu savaş sonrası Ortadoğu’daki etkisini de büyük ölçüde kaybedecek ve uzun yıllar yaralarını sarmakla uğraşacaktır.

Türkiye açısından ilk sorun Ortadoğu’da oluşacak bu boşluğu siyasi, ekonomik ve güvenlik boyutları ile kimin dolduracağıdır. Eğer doğru zamanda, doğru ve cesur hamleler yapılırsa bu boşluğu Türkiye doldurabilir. Bu hamleler Türkiye’yi bir bölgesel güç haline getirebilir. Eğer Türkiye çekingen davranırsa, Çin ve Hindistan gibi ülkeler bu boşluğu mutlaka dolduracaktır.

Orta vadede ise küresel ölçekte ABD’nin güç kaybetmesi ile oluşacak boşluğu kimin dolduracağı sorusu gündeme gelecektir. Bu soru birinci soru kadar basitçe cevaplanacak bir soru değildir. Zira, bu boşluğu doldurmak için küresel ölçekte ekonomik, siyasi ve güvenlik alanlarında felsefi ve kurumsal çözümlerinizin olması gerekmektedir. Eğer Türkiye, Ortadoğu’da bölgesel güç olduktan sonra küresel güç haline gelmek istiyorsa, şimdiden bu boşluğu dolduracak küresel ölçekte alternatif sistemik projelerini hazırlamalıdır.  Bir diğer ifade ile, küresel güç olma hedefini gündemimize alma zamanı çoktan gelmiştir.

6 Nisan 2026

Dr. İhsan ÇOMAK