Ankara Koridoru: Gölgedeki Oyun Kurucu

Savaşın ve ardından gelen ateşkesin sisli atmosferinde herkesin gözü Washington’un hamlelerinde, Tahran’ın tehditlerinde ya da Tel Aviv’in askeri operasyonlarındayken, aslında tüm bu denklemin tam merkezinde duran ama analitik radarların çoğunlukla ıskaladığı bir DEV sessizce ipleri elinde tutuyor.

Evet, bu dev Türkiye…

Türkiye, sadece bir coğrafi köprü değil, her bir oyuncuya temas eden, her bir baskı noktasını bilen ve elindeki stratejik kartlarla savaşın tüm yörüngesini tek bir kararla değiştirebilecek en önemli “oyun kurucu” olarak tarihe silinmesi güç izler bırakıyor/bırakacak.

Bu durum ne bir tesadüf ne de geçici bir diplomatik başarıdır. Aslında modern bir devletin gövdesinde hayat bulan altı yüz yıllık bir Osmanlı stratejik mirasının dışavurumudur.

Haritaya baktığımızda Türkiye’nin sahip olduğu coğrafi konumu yeryüzündeki hiçbir ulusa nasip olmayan bir kaldıraç gücü sunduğunu görüyoruz. Karadeniz’deki Rus filosunun her hareketi, NATO’nun güney kanadını tehdit eden o meşhur donanmanın varlığı bile her gün istisnasız Boğaz’larından geçmek zorunda kalıyor ve bu geçiş tamamen Ankara’nın takdirine bağlı.

Montrö Sözleşmesi’nin 1936’dan beri koruduğu o hassas terazi, Türkiye’nin hem Batı ile müttefiklik bağlarını sürdürürken hem de Rusya’yı tamamen karşısına almadan dengede tuttuğunun en somut örneğidir.

2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya başlattığı tam kapsamlı saldırının hemen ardından Türkiye, durumu “savaş” olarak nitelendirerek Montrö’nün 19. maddesini devreye soktu; savaşan güçlere ait gemilerinin boğazlardan geçişini kısıtladı. Bu karar, Rusya’nın Akdeniz’deki filosunu Karadeniz’e takviye etmesini engelledi, Ukrayna’nın Karadeniz Filosu’ nu Rus saldırılarından korudu ve aynı zamanda NATO’nun Karadeniz’e kıyısı olmayan gemilerinin bölgeye girmesini önleyerek olası bir tırmanışın kapısını kapattı. Ankara bu tutumuyla Karadeniz’de “bölgesel çözümler için bölgesel sahiplik” ilkesini hayata geçirerek hem istikrar sağlayıcı hem de stratejik özerk bir aktör haline geldi. Türkiye’nin bu hamlesi Rusya’nın Karadeniz Filosu’ nu zayıflatırken Ukrayna’ya dolaylı ama kritik bir destek sundu; üstelik Bayraktar TB2 SİHA’larının Ukrayna’ya satışı ve ortak üretim anlaşmalarıyla sahadaki dengeyi değiştiren bir güç çarpanı yarattı. Yabancı analistler bu politikayı “kooperatif rekabet” olarak tanımlıyor; Türkiye Ukrayna’nın egemenliğini savunurken Rusya’ya yönelik yaptırımlara katılmıyor, tahıl koridoru anlaşmasını İstanbul’da arabuluculukla hayata geçirerek küresel gıda güvenliğine katkı sağlıyor ve böylece kendi milli çıkarlarını her şeyin önüne koyuyor.

Sahadaki gerçeklere baktığımızda Türkiye’nin sadece denizlerde değil karada da dokunulmaz bir nüfuz alanı kurduğunu gösteriyor.

2016’daki darbe girişimi sonrasında İncirlik Üssü’nün elektriğinin kesilmesi, uçuşların kısıtlanması ve üssün hava sahasının kapatılması, Ankara’nın elindeki askeri imkanları gerektiğinde siyasi bir koz olarak nasıl kullanabileceğini dünyaya açıkça kanıtladı. Pentagon’un o günlerdeki acil planlamaları ve operasyonel aksamalar, ABD için hâlâ masada duran sessiz ama etkili bir uyarı niteliğindedir; çünkü Türkiye, müttefikiyle paylaştığı üssü bile milli egemenlik bağlamında gözden geçirebilecek bir iradeye sahiptir.

Benzer bir karmaşıklık İran ile olan ilişkilerde de mevcut. Beş asırdır birbirini yok edemeyeceğini anlamış iki komşu olarak Türkiye ve İran, ticaret ve enerji hatlarıyla o kadar iç içe geçmiş durumdadır ki, Batı’nın tüm baskılarına rağmen Ankara Tahran ile diyalog kapılarını asla kapatmadı. İran’dan doğalgaz ve petrol ithalatı, yıllardır Türkiye’nin enerji güvenliğinin vazgeçilmez parçası olmayı sürdürüyor; ABD yaptırımlarına rağmen alternatif ödeme mekanizmaları ve ticaret kanallarıyla bu ilişki canlı tutuldu. Son dönemde ise bu diyalog, çok daha kritik bir aşamaya evrildi. ABD ile İran arasında patlak veren gerilimde Pakistan’ın arabuluculuğuyla sağlanan ateşkes, silahların sustuğu ancak atmosferin hâlâ kırılgan kaldığı bir döneme işaret ediyor. Pakistan’ın bu diplomasi başarısının ardında Ankara’nın emeği belirleyici rol oynadı; Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’dan oluşan dört ülke diplomatik mekanizmasında aktif olarak yer alarak mesajların iletilmesinde, gerilimin azaltılmasında ve kalıcı bir çözüm zeminine zemin hazırlanmasında kilit konumda bulundu. Hakan Fidan’ın İranlı ve Pakistanlı mevkidaşlarıyla yürüttüğü yoğun görüşmeler, bu çabanın somut yansımasıydı. Axios ve New York Times gibi kaynaklarda vurgulandığı üzere, Türkiye hem Gazze hem Suriye krizlerinde arabulucu rolü üstlenirken, son ABD -İran ateşkes sürecinde de Washington ile Tahran arasında güvenilir bir köprü haline gelerek dünyadaki tek aktörlerden biri oldu. Bu, altı yüz yıllık Osmanlı mirasının bir uzantısıdır; komşularla “sıfır sorun” vizyonundan stratejik derinliğe evrilen bir yaklaşımın somut yansıması.

Türkiye’nin bu çok boyutlu oyunundaki bir diğer kritik saha ise Kürt meselesi üzerinden şekilleniyor. Amerika’nın Suriye’de YPG ile, İran’da ise PJAK ile kurduğu ortaklık, Ankara için doğrudan bir güvenlik tehdidi oluştururken, Türkiye’nin bölgedeki askeri operasyonları aslında müttefiklerine şu mesajı veriyor:

Benim çıkarlarımı görmezden gelirseniz sahadaki planlarınızı işlemez hale getiririm.”

Chatham House’un son analizlerinde de işaret edildiği gibi, PKK sorununun olası çözümü Türkiye’nin iç siyasetini, dış politikasını ve komşu ilişkilerini kökten dönüştürecektir. Suriye, Irak ve İran’daki PKK uzantılı örgütlerin varlığı sadece sınır güvenliğini değil, NATO içindeki dinamikleri de etkiliyor.

Foreign Policy ve benzeri düşünce kuruluşlarının raporlarında vurgulandığı üzere, Türkiye artık kendisine ne yapılacağı söylenen bir “müşteri devlet” değil; 1952’de NATO’ya girerken bile kendi şartlarını dayatabilen o genetik hafızayla hareket eden bir aktördür. S-400 alımı, stratejik özerklik arayışının en çarpıcı örneğidir; Batı’nın tepkilerine rağmen Türkiye kendi savunma sanayisini Bayraktar TB2’den TCG Anadolu’ya kadar yerlileştirerek bağımsızlık yolunda ilerlemiştir. Bu özerklik, Karadeniz’de Montrö’yü titizlikle uygularken Ukrayna’ya drone desteği vermek, Libya’da meşru hükümeti desteklemek, Somali’de askeri üs kurmak ve Azerbaycan’ın Karabağ zaferinde kritik rol oynamak gibi hamlelerle ete kemiğe bürünmüştür.

Nihayetinde Ankara’nın nihai hedefi, eski Osmanlı coğrafyasında –Balkanlar’dan Kafkaslar’a, Libya’dan Somali’ye, hatta Doğu Akdeniz’den Orta Asya’ya– sadece bir bölgesel güç olarak kalmak değil, küresel kararların alındığı masada bir “akran” olarak kabul görmektir. Osmanlı’nın mirası, stratejik derinlik doktriniyle bugün yeniden hayat buluyor; Türkiye artık “hem sahada hem masada” bir oyuncu. Balkanlar’da Bosna-Hersek ve Kosova’da barış süreçlerine katkı, Kafkaslar’da Türk Devletleri Teşkilatı üzerinden entegrasyon, Afrika’da Somali’deki en büyük yurtdışı askeri üs ve Libya’daki deniz yetki anlaşmalarıyla genişleyen etki alanı, bu vizyonun somut kanıtlarıdır.

Üstelik son gelişmelerle birlikte bu etki alanı, enerji ve ticaret yollarında da yeni boyutlar kazanıyor. Orta Koridor’un hız kazanan gelişimi, Çin’den Avrupa’ya uzanan alternatif rotalarda Türkiye’yi vazgeçilmez bir lojistik merkezi haline getiriyor; Orta Doğu’daki çatışmalar deniz yollarını zorlarken, bu koridorun transit sürelerini kısaltması ve yük hacmini artırması, Ankara’nın elindeki kartları daha da güçlendiriyor. Yeniden faaliyete geçirilecek Hicaz Demiryolu ise Türkiye, Suriye ve Ürdün arasındaki tarihi bağları canlandırarak Arap coğrafyasıyla ekonomik ve kültürel entegrasyonu pekiştiriyor; Türkiye’nin finansman ve teknik uzmanlık üstlendiği bu proje, bölgedeki ticaret hacmini doğrudan artıracak bir köprü görevi görecek. Kalkınma Yolu projesi de Irak’ın Faw Limanı’ndan başlayıp Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan bu devasa altyapı yatırımıyla, yıllık 70 bin istihdam ve 55 milyar dolarlık ekonomik katkı öngörüsüyle Türkiye’yi küresel tedarik zincirlerinin kalbine yerleştiriyor. Balkanlar’daki barış girişimleri, Kafkaslar’daki TRIPP gibi yeni bağlantı projeleri ve Afrika’daki savunma sanayi ile kalkınma iş birlikleri, tüm bu unsurları birbirine bağlayan stratejik hamlelerdir. Savaşın tüm yolları bir şekilde Ankara’dan geçiyor; çünkü Türkiye savaşmayı değil, savaşın sonucunu belirleyecek olan o vazgeçilmez köprü olmayı tercih ediyor. İletişim kanalları Türk olduğunda, her iki tarafın da nefes almak için Türkiye’ye ihtiyacı kaldığında, savaşın galibi kim olursa olsun masanın asıl kazananı ve kurucusu Ankara olacaktır. Bu, ne ideolojik bir heves ne de geçici bir konjonktürdür; coğrafyanın, tarihin ve iradenin kesişiminde şekillenen kalıcı bir stratejik gerçekliktir.

Türkiye, kendi kaderini ve çevresinin kaderini belirleyen bir güçtür. Gelecek yıllarda bu kaldıraç gücü, Ankara’yı sadece bir arabulucudan öte, yeni dünya düzeninin mimarlarından biri haline getirecektir.