Ankara’nın Balkan Hamlesi ve Daralan İsrail Hattı

Balkanlar, tarih boyunca sadece bir coğrafya değil, imparatorlukların nefeslendiği, küresel güçlerin ise bilek güreşi yaptığı kadim bir satranç tahtası olmuştur. Bugün bu tahtada taşlar yeniden dizilirken, Ankara’nın hamleleri artık sadece “yumuşak güç” sınırlarında kalmıyor. Ankara stratejik bir derinlikle bölgenin ruhuna nüfuz ediyor.

Türkiye’nin Balkanlar’daki varlığı artık bir tercihten ziyade, bölgenin istikrarı için bir zorunluluk, İsrail gibi dış aktörlerin manevra alanını kısıtlayan bir “dengeleyici irade” olarak karşımıza çıkıyor.

​Saraybosna’nın Başçarşı’sından Belgrad’ın geniş bulvarlarına kadar uzanan bu nüfuz hattında, Türkiye’nin en somut “saha örneklerinden” biri, kuşkusuz savunma sanayii ve diplomasiyi harmanlayan o yeni dildir. Kosova ve Arnavutluk semalarında süzülen Bayraktar TB2’ler, sadece birer İHA değil, aynı zamanda Türkiye’nin müttefiklerine sunduğu bir güvenlik garantisidir.

Balkan medyasında, örneğin Sırp gazetesi Politika veya Arnavut Gazeta Tema gibi mecralarda yapılan yorumlara baktığımızda, Ankara’nın bu askeri teknoloji ihracatının bölgedeki statükoyu nasıl değiştirdiği uzunca tartışılıyor. Bir yanda NATO üyeliği ve Avrupa Birliği hayalleri kuran Balkan başkentleri, diğer yanda ise Washington veya Brüksel’den bulamadıkları pratik ve hızlı desteği Ankara’dan almanın güvenini yaşıyorlar.

​Ancak bu jeopolitik senaryoda sahneye yeni ve hırslı bir oyuncu dahil olmaya çalışıyor: Bu isim İsrail.

Gazze’deki insanlık dramı nedeniyle uluslararası arenada giderek yalnızlaşan Tel Aviv, Balkanlar’ı adeta bir “nefes borusu” olarak görüyor. İsrail’in özellikle Sırbistan ile kurduğu savunma sanayii ortaklığı ve Elbit Systems gibi devlerin bölgedeki ihalelere girmesi, Balkan medyasında “Yeni bir güvenlik ekseni mi kuruluyor?” sorularını tetikledi.

Belgrad merkezli analizlerde, İsrail’in bu hamlesinin sadece ekonomik olmadığı, aynı zamanda Türkiye’nin bölgedeki sarsılmaz etkisini kırmak ve bir istihbarat üssü oluşturmak amacı taşıdığı sıkça işleniyor. Fakat bu noktada Ankara’nın “Balkan Barış Platformu” hamlesi devreye giriyor.

Hakan Fidan’ın liderliğinde İstanbul’da toplanan bölge dışişleri bakanları, aslında dünyaya şu mesajı veriyor: “Balkanlar’ın kaderi, dışarıdan ithal edilen krizlerle değil, bölgenin kendi evlatlarının kuracağı masada belirlenir.”

​Bölge medyasının nabzına indiğimizde, Boşnak medyası Türkiye’yi “koruyucu bir ağabey” olarak görmeye devam ederken, daha pragmatik olan Sırp ve Hırvat basını, Türkiye’nin “birleştirici aktör” rolünün bölgeyi bir çatışma sahası olmaktan çıkardığını teslim ediyor. İsrail’in Netanyahu ve Herzog düzeyindeki ziyaretlerle Balkanlar’da bir meşruiyet arayışına girmesi, bölge halklarının vicdanında ve sokağında karşılık bulmakta zorlanıyor. Tiran sokaklarında veya Üsküp’ün meydanlarında, Gazze’deki acının yankıları hala tazeyken, İsrail’in “savunma ortağı” kimliğiyle bölgeye yerleşme çabası, Türkiye’nin tarihsel ve kültürel derinliği karşısında sığ kalıyor.

​Türkiye’nin Balkanlar’daki stratejisi artık sadece cami restorasyonları veya TİKA projeleriyle sınırlı değil. Ankara, bölgenin enerji yollarından savunma kalkanlarına, diplomatik masalarından toplumsal barışına kadar her katmanda bir “akıl” olarak yer alıyor. İsrail’in Batı’daki lobi gücünü Balkanlar’a ihraç ederek kendine manevra alanı yaratma çabası, Türkiye’nin “Balkanlar Balkanlılarındır” ilkesiyle ördüğü o görünmez ama aşılmaz duvara çarpıyor.

Hikaye artık sadece diplomasi değil; bu, tarihsel bir sorumluluğun modern bir stratejiyle birleşerek, coğrafyanın kaderini yeniden yazma öyküsüdür.