Avrupa’nın Rusya Korkusu

Gogol’un ‘Taras Bulba’ romanı, Polonya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı, Ortodoks Rus Kazakların liderlik etmiş olduğu geniş çaplı bir ayaklanmayı anlatır. Bu özgürlük savaşında yaşanılan ihanet çarpıcıdır. İsyan liderinin oğullarından birisi, ‘ilkel bir yaşamı’ kabullenmemiş, Polonyalı bir aristokratın kızına âşık olmuş, ‘uygar olmayı’ tercih etmiş, karşı tarafa geçerek sırma şeritli üniformalara bürünmüştür. Kazak lider, hain oğlunu ‘seni ben doğurdum, seni ben mi öldüreceğim’ sorusundan sonra oğlunu infaz etmiştir. Rusya, tarihinde bu soruyu defalarca sormuş ve sonrasında ise defalarca infazlar yapmıştır.
Polonya’nın, Batılı geniş bir müttefik desteği ile yapmış olduğu işgal, Ukrayna’nın topyekûn köleleştirilmesi amacını gütmüştür. Dahası; Katolik Polonya, Ortodoks Ukrayna’yı köleleştirerek tarihi bir hesabı da kapatmak istemiştir. Ortodoksluk Rusya halklarının derisi gibidir. Katolikliğin, aristokratik hiyerarşik yönetsel anlayışı yerine; daha yatay, halkçı, eşitlikçi, çoğulcu bir yönetsel anlayışa sahiptir. Halkın sahibi ve halka göz kulak olan kurum sadece kilise değil, hüküm sahibi ‘Sezar’dır.’ Kilise ve ruhban, halkın sesi olduğu sürece meşrudur. Katolikliğin ‘mayasız ekmeği’, saflık ve günahsızlığı ifade eden bir ‘çile’ olgusunu sembolize ederken, aksine Ortodoksluk, ‘mayalı ekmek’ ile ‘yaşamı ve yaşam sürecinde olgunlaşmayı’ ifade etmiştir. Ortodoksluk, Rusya toplumunun yaşamına yön veren, kültürlerini, tarihlerini inşa eden, sosyal ilişkilerini, gündelik ahlak dışavurumlarını belirleyen bir olgu olarak arka planda güçlü bir şekilde yaşamıştır.
Gogol’un ‘Taras Bulba’ romanına tekrar döndüğümüzde Rusya’nın tarihsel refleksi ile karşı karşıya kalırız. Kazak liderin bir oğlu daha vardır; okumuş, iyi bir askeri eğitim almış, yaman bir savaşçı, sadık bir yurtseverdir. Bu oğul bir kale baskınında yakalanmış ve işkenceler altında ölüme doğru yaklaşmaktadır. Baba oğlunu kurtarmak için kaleye sızmış ama oğlunu kurtaramamıştır. “Baba! Neredesin? Beni duyuyor musun?” Baba oğlunun son haykırışına ancak ‘duyuyorum’ diye cevap verebilmiş. Kaleden kaçmayı başaran Kazak lider, bu kin ve öfke ile bütün Polonya köylerini tek bir canlı kalmayacak şekilde yakıp, yıkıp geçmiştir. Polonya düzlüklerinde bu vahşetin korkusu bugün de hala çok canlıdır. Sovyet Rusya’nın Batı ittifakına karşı kurmuş olduğu askeri ‘Varşova Paktı’ Merkezi’nin Katolik Polonya’da olması jeostratejik bir tercih midir yoksa bu tarihi olay ile bir bağlantısı var mıdır acaba?
Rus milliyetçiliği iki sütun üzerinde yükselmiştir; Slav etnisite kültürü ve Ortodoksluk. Birbirini tamamlayan bu iki sütun, çok geniş bir coğrafyada yaşayan Slavların yaşam alanları ile sınırlı dar coğrafik ve dar kabile aidiyetlerini, Ortodoksluk ile aşarak bir ulus bilincine varmalarına neden olmuştur. Rus milliyetçiliği, Batı Avrupa’daki gibi bağımsız sivil toplum dinamizmi ile gelişmemiş, güçlü devlet otoritesinin varlık kazanması ile ortaya çıkması mümkün olmuştur. Slavların birliğini siyasallaştıran (Panslavizm) otorite ise Ortodoksluğa içkin, ‘Sezar’ın olmaz ise olmaz varlığının’ her şeyin başı olması zorunluluğu olgusudur. Doğu Roma İmparatorluğunun (Bizans) yıkılması ile kanatlanan ‘Çift Başlı Kartal’ Rusya İmparatorluğunun başına konmuştur. Kartalın bir başı Doğu’ya diğer başı da Batı’ya bakmaktadır.
Milliyetçilik; kültürel ayıklamaların yapılması, tarihin yeniden yazılması, şahsi kahramanlıkların ulusun bedenine giydirilerek toplumsallaştırılması, geçmişten hayali bir vazgeçilmezlik devşirilerek bugüne ait asgari bir doyum sağlanarak geleceğe ait bir umut beklentisi oluşturulması süreçlerine sahiptir. Milliyetçilik, mitosun logos ile harmanlanarak işlevsel yeni bir mitosun meydana getirilmesidir. Milliyetçilik, mitosun bir zamanlar aslında neye karşılık üretilmiş olduğunun gerçekliliğini çarpıtan ‘hayalilik’ özelliği ile kadim toplumsal varoluşun nedenselliğini de çarpıtmıştır. Milliyetçilikte merkezi bir öneme haiz olan etnisite kavramı, insan akışkanlığı karşısında sürekli bocalamıştır.
Slavlık üzerinden yürüyen etnisite iddiası, Slav uluslarından olan ama Katolikleşerek Avrupa ile ‘entegre’ olmuş Polonyalıları, Hırvatları, Slovenleri, Çekleri ve Slovakları kapsamaması, dinin, dinden hareket ile oluşmak zorunda olan kültürün, geçmiş ve gelecek tasavvurunu nasıl şekillendirdiğini ortaya koymaktadır. Avrupa’nın, Kadim Roma’dan miras olarak aldığı ‘Barbarlık’ tanım ve kategorisi; başlarda genel bir hukuk düzenine, sonrasında ise genel bir hukuk düzeni ile birlikte vahiy kaynaklı bir dine sahip olmayan unsurları kapsamaktadır. Merkezi bir imparatorluk olan Roma İmparatorluğunun çökmesi ile birlikte şehirler çökmüş, şehir-kır dengesi bozulmuş, para ekonomisi ortadan kalkmış, adına Avrupa Ortaçağı denilen yoğun bir ‘kırsallaşma’ ekonomi politiği ortaya çıkmıştır. Avrupa Ortaçağının siyasası; merkezi otoritenin zayıf ya da sembolik olduğu bağımsız derebeylerden oluşmakta, Katolik Kilisesi bütün bir yönetsel hiyerarşinin tepesinde yer almaktadır.
Soy ve soyluluk mirası esasına göre tanzim edilen, ‘mutlak mülkiyeti’ vazeden hukuk düzeneği ile bu düzeneği kutsayan Katoliklik, kendi haricindeki görüşleri sapkın olarak görmüş, miras aldığı barbarlık kategorisini daha da genişletmiştir. Savunulması ve yaşanılması zor bir coğrafya olan geniş Asya bozkırlarından (stepler) Avrupa’ya doğru vuku bulan askeri işgal ve talan haricindeki insan hareketliliği, askeri bir organizasyondan yoksun olduğu için hep katliamlar ile karşılaşmıştır. Avrupa için Asya, ister askeri organizasyonlar ile vuku bulmuş olsun isterse de göçer ulusların yığın insani hareketliliği şeklinde vuku bulmuş olsun hep temel bir tehdit olarak algılanmıştır. Bununla birlikte Avrupa için Asya, çeşitli zenginlikleri sinesinde barındıran fırsatlarla dolu bir coğrafyaya da karşılık gelmiştir.
Her halükârda Avrupa için Asya, çatışmacı bir mahiyeti olan bir arka plana sahip olagelmiştir. Süreç içinde Asya’nın sömürgeleştirilmesi gündeme gelmiş, bu sömürgeleştirmeye Asya’nın yükselen gücü Rusya da katılmış, Rus İmparatorluğunun çift başlı kartalı hem Doğuyu hem de Batıyı hedef almıştır. Rusya Doğu’ya yönelerek coğrafi bir derinlik kazanmış, kazınmış olduğu devasa coğrafik nüfuzu ile Batıya yönelerek bir çıkış kapısı arayışına girişmiştir. Rusya’nın ‘sıcak denizlere inme’ geleneksel dış politika stratejisini; devasa ama savunulması güç bir coğrafyayı koruyacak bariyerler oluşturmak ve bu devasa varlığa soluk aldırabilecek soluk boruları sağlayarak kapalı devre çalışmak zorunda kalan varlığını, temel bir kısırdöngüden kurtararak dünyanın geri kalanı ile buluşturmak şeklinde özetlenebilir.
Korkunç İvan ile başlayan Rusya’nın varlık iddiası, I. Petro ile Batılaşarak Avrupa ile bütünleşme çabaları bağlamında ivme kazanmış, fakat süreç içerisinde ne Avrupa ile bütünleşme politiği olan ‘Tümleşik Avrasya’ çabaları Rusya’yı Avrupa ailesine sokabilmiş ne de Rusya halkları ve Rus aydınları Avrupalı olmak istemiştir. 2. Dünya Savaşından sonra oluşan iki kutuplu sistem, Batı ve Doğu blokları olarak isimlendirilmekle kalmamış, Doğuyu temsil eden Rusya, Avrupa için meşum bir hayalet hükmünde olan sosyalist ideolojiye sahip olduğu için karantinaya alınması gerekliliğine işaret eden ‘demir perde ülkeleri’ kavramı ile şeytanlaştırılmıştır. Aslında tanımlamaların tarihi izlerini sürdüğümüzde, Katolik Avrupa’nın kendi Doğusu olarak ilan ettiği Ortodoks karşıtlığı karşımıza çıkmaktadır.
Korkunç İvan (1530-1584) ilk Rus Çarıdır (Sezar). 1547 de kendisini çar ilan etmesiyle birlikte Moskova Prensliği, tarih sahnesinde yerini Rus Çarlığına bırakmıştır. Korkunç İvan’ın zalim ve kanlı rejimi yirmi yıl sürmüş, ilk düzenli ordu ile direkt Rus Çarlığına hizmet eden devlet kurumları kurulmuş, toprak ağalarından (Boyarlar) oluşan parçalı siyasete son verilerek, merkezi ordu ve devlet kurumları Rus İmparatorluğuna miras bırakılmıştır. Rus İmparatorluğunun temelini teşkil eden Korkunç İvan dönemi aslında süreç içinde Rus İmparatorluğunun niteliğini oluşturmuştur.
Birinci Petro’nun (1682-1725) Rusya’yı Batılılaştırmak ve merkeziyetçi bir devlet kurmak için boyarlık unvanını kaldırarak, devlete hizmet esasına dayalı yeni bir bürokratik soyluluk sistemini getirmesi, Rusya’nın kır sosyolojisini derinden etkilemiştir. 1. Petro’nun ‘soylulaştırarak merkezileştirme’ stratejisi; saray merkezli ama saray aleyhine herhangi bir siyasi iddia güdemeyen bir yönetici eliti ortaya çıkardı. Kırsalda büyük topraklara sahip ama sahip oldukları topraklara yabancılaşmış bu elit, toprakları üzerindeki serf ya da yarı serf hükmündeki geniş köylü yığınları ile çelişik ve çatışık bir duruma evrildiler. Eskinin Boyaları bu kesim, öteden beri köylü yığınları ile bir çelişkileri vardı. Fakat bu çelişki Batılaşma ile birlikte açık bir çatışmaya dönüşmüştür.
Birinci Petro’nun Rusya’yı Batılılaştırma reformlarından sonra aristokrasi ile halk arasındaki bağ kültürel olarak koptu. Yeni aristokrasi geleneksel aristokratlar gibi artık topraklarında oturmuyor, St. Petersburg gibi Avrupa mimarisi ile oluşmuş şehirlerde yaşıyor, Fransızca konuşuyor, Batı modasını takip ediyor ve Avrupa kültürüyle besleniyordu. Halk ise taşrada, eski Rus geleneklerine, Ortodoks inancına bağlı, okuma yazma bilmeyen ve tamamen izole bir yaşam sürüyordu. Bu durum, aristokrasiyi kendi ülkesinde yabancı, halkı ise kendi topraklarında ‘görünmez’ hale getirmiştir.
Batıcı saray ve devlet aristokrasisi lazım gelen yapıştırıcı bir ideoloji üretebilecek entelektüel kapasiteden ve düşünsel derinlikten yoksundu. Özellikle 19. Yüzyılda ortaya çıkan aydın ve entelektüel kesim, şekilci ve taklitçi Batılılaşma karşısında oldukça etkin bir muhalefet sergilemiştir. Rusya aydınlanması hareketi, aslında bu muhalefetin derinliğinden doğmuştur. Rusya’da kısa zamanda siyasetten kültüre, edebiyattan sanata çok geniş alanlarda özgün üretimler hasıl olmuştur. Batılaşma ve Batı’nın temel eleştirisi merkezinde, toplumsal çözüme dair siyasal, sosyal, dini ve kültürel yetkinlik çıktıları oldukça geniş yığınları etkilemiştir.
Tolstoy’un ‘Anna Karenina’sı intihar ettiğinde Rusya’nın ‘masumiyeti’ de ölmüştür. Dostoyevski’nin şehirde ve kırda hicvettiği öykünmeci Batılaşma, sahte aristokrasinin, bitimsiz steplerde kol gezdiği yabanıl bir yıkımıdır Rusya için. Donmuş topraklardaki tahıl ve patatesin hasat garantisi; dünün toprak ağası ‘Boyların’, çamurlu çizmelerini çıkartıp kendilerini balo salonlarındaki valse kaptırdıklarından beri gittikçe düşmekteydi köylüler için.
Pasternak’ın ‘Doktor Jivago’sundaki hem doktor hem de şair aydın tiplemesinin yaşadığı öykünmeci burjuva aşkı, kar ve buzlar içindeki kâbus romantizmi ve bu aşkın karşısında Bolşevik ihtilali komiserinin kararlı takibi, aslında halkın öfkesidir. Bu öfke; sırma şeritli üniformalara, gümüş saplı tören kılıçlarına, durmadan dönen ahlaksız valslere savrularak tükenen, toprak kölelerinin, küçük köylülerin, bir umut şehirlere sığınmış yığınların hakkı idi. Batı ve Batılaşma bir karadelik gibi ahlakı, canı ve malı içine çekerek yok etmekteydi.
Güncelde Rusya’nın Avrupa’ya öfkesi salt Napolyon ve Hitlerin Moskova kapılarına kadar dayanmış olmaları değildir. Avrupa’nın korkusu da salt kendilerini istila edecek acımasız Doğu akınları değildir. Bu korkular elbet vardır. Avrupa’nın korkusu daha çok kendilerinden kaynaklıdır. Zira;
- Avrupa vatandaşının, Avrupa Birliğinin yetkin bir birlik olduğuna dair derin şüpheleri vardır. Rusya korkusu, sadece enerji darboğazı ve ekonomik etkinliklerin daralması ile sınırlı değildir. Birliğin topyekûn politik ve askeri bir kararlılık ve varlık gösterip gösteremeyeceğine dair derin şüphe ve endişe sosyal psikolojiye hakimdir. Bu sosyal psikoloji, Avrupa Birliğinin kendisini oluşturan temel felsefesine karşı siyasi bir tepkiyi beraberinde getirmektedir. Aşırı sağın yükselmesi Avrupa Birliğini tehdit eden önemli bir tepki siyasasıdır.
- İkinci Dünya Savaşı ile ortaya çıkan siyasi ve askeri Amerikan korumacılığının artık sonuna gelindiğine dair kanaatlerin kuvvetlenmesi ve Amerikan korumacılığının sona ermesi ile birlikte ortaya çıkacak askeri yetersizlik ve ikamesi yönündeki yeni nesil askeri teknoloji birikiminin zaaf içinde olmasıdır. Önemlisi, askeri harcamaların katlanılmaz bir ekonomik yük getireceğinin anlaşılmasıdır.
- Avrupa Birliğini oluşturan devletlerin birlik harici kendi ajandalarının bulunmasıdır. Avrupa Birliğinin çok hızlı büyümesi neticesinde ortaya çıkan entegrasyon sorunları bu durumu daha da ağırlaştırmaktadır.
- Bizatihi Avrupa Birliğinin kendisinin oluşturduğu karmaşık, hukuki, askeri, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve dini kriterler külliyatı, önemli bir bürokratik yük getirmiştir. Bu bürokratik yük, Avrupa Birliğinin karar alma mekanizmasını yavaşlatmakta ve Birliğin etkinliğini azaltmakta hatta yok etmektedir.
- Avrupa’da Almanya’nın tutumu temel bir güvensizlik kaynağını oluşturmaktadır. Güncelde Almanya, iki dünya savaşı ile ele geçiremediği Avrupa’nın şimdilik en azından liderliğine oynamaktadır. Rusya ajitasyonları ile Amerikan korumacılığını ikame edebileceğine dair ikna çabaları yönünde sosyal psikolojik yöntemler deneyen Almanya, Balkanlar’da ve Doğu Avrupa’da etkinliğini arttırma telaşındadır. Amerika’nın muhtemel geri çekilmesi ile oluşacak boşluğu doldurmak için İsrail hamiliğine soyunması da ayrı bir güvensizlik çıktısıdır. Almanya’nın başlatacağı muhtemel bir Avrupa sahipliliği savaşında Yahudiler artık bir düşman değil, bir müttefik güç olarak işlev görecektir. Almanya’da gittikçe güçlenen ırkçı söylemler, pompalanan Rusya korkusu, sorunun kaynağını Avrupa kıtasında aramamız gerektiğine işaret etmektedir.
