Çürüme Toplumda Değil, Önce İnsanın İç Dünyasında Başlar

Son yıllarda en sık duyduğumuz ifadelerden biri “toplumsal çürüme” oldu. Nereye baksak şiddetin arttığını, nezaketin azaldığını, kibir ve öfkenin sıradanlaştığını, insanların birbirine karşı tahammülünü kaybettiğini konuşuyoruz. Kutuplaşma, vicdan yoksunluğu, adaletsizlik, merhametsizlik ve duyarsızlık artık yalnızca haberlerin konusu değil; gündelik hayatın da bir parçası hâline geldi.
Peki gerçekten yalnızca toplum mu çürüyor?
Bir sosyolog olarak biliyorum ki toplum dediğimiz yapı, soyut bir kavram değildir. Toplum; tek tek insanların vicdanından, ahlakından, karakterinden ve kurduğu ilişkilerden oluşur. Bu nedenle hiçbir toplumsal bozulma, bireyin iç dünyasında başlamadan ortaya çıkmaz. Çürüme önce insanın kalbinde başlar; sonra aileye, komşuluğa, iş hayatına, sokaklara ve nihayet bütün topluma yayılır.
Bugün yaşadığımız birçok sosyal problemin temelinde yalnızca ekonomik sıkıntılar, dijitalleşme veya kültürel değişimler yoktur. Asıl mesele, insanın kendi vicdanıyla arasına koyduğu mesafedir.
*Tam da bu noktada ailenin rolü hayati bir önem taşır.* Çünkü bir toplumun geleceği, evlerde yetişen çocukların karakteriyle şekillenir. Çocuk; vicdanı, merhameti, adaleti, dürüstlüğü, saygıyı ve sorumluluğu önce anne ve babasının davranışlarında görerek öğrenir. Ahlak anlatılarak değil, yaşanarak aktarılır. Anne babanın birbirine gösterdiği saygı, hata yaptığında özür dilemesi, emeğe teşekkür etmesi, adaletten ayrılmaması ve merhametli tavrı, çocuğun karakter harcına karışır. Güçlü karaktere ve sağlam değerlere sahip nesiller, tesadüfen yetişmez; bilinçli, tutarlı ve sevgi temelli aile ortamlarında yetişir. Bu sebeple aileyi korumak, sadece bir kurumu korumak değildir; vicdanı, ahlakı ve toplumun geleceğini korumaktır.
Kendimize şu soruları samimiyetle sorabiliyor muyuz?
Hata yaptığımızda özür dileyebiliyor muyuz?
Birinin emeğini gördüğümüzde teşekkür etmeyi ihmal ediyor muyuz?
Bir haksızlığa şahit olduğumuzda gerçekten rahatsız oluyor muyuz?
Kırdığımız bir insanın gönlünü almak için adım atıyor muyuz?
İşimize gelmediğinde gerçeği eğip büküyor muyuz?
Güç ve makam elimize geçtiğinde adaletimizi koruyabiliyor muyuz?
Kimsenin görmediği yerde de vicdanımızı dinleyebiliyor muyuz?
İşte çürüme tam da bu soruların cevabında gizlidir.
Çünkü çürüme, büyük kötülüklerle başlamaz. Önce küçük tavizlerle başlar. “Bir şey olmaz.” deriz. “Boş ver.” deriz. “Herkes böyle yapıyor.” diye kendimizi rahatlatırız. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” anlayışını normalleştiririz. Sonra farkında olmadan vicdanımızın sesi yavaş yavaş kısılır.
Artık bir haksızlık gördüğümüzde içimiz sızlamaz.
Bir yardım çağrısını duymamayı tercih ederiz.
Birini incitir, ardından hiçbir mahcubiyet hissetmeden hayatımıza devam ederiz.
Başkalarının acısı bizi rahatsız etmez olur.
İşte asıl tehlike budur.
İslam ahlakı, insanın dış görünüşünden önce kalbini inşa etmeyi hedefler. Çünkü kalp bozulursa davranışlar da bozulur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi olur; o bozulursa bütün beden bozulur. İşte o kalptir.”
Kalbin kararması; merhametin körelmesi, utanma duygusunun azalması ve vicdanın susması demektir. Oysa hayâ, müminin en kıymetli ahlaklarından biridir. İnsan utanmayı kaybettiğinde, kötülük karşısında direnme gücünü de kaybetmeye başlar.
Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, başkalarını suçlamak değil; kendimizi muhasebe etmektir. Çünkü toplumu değiştirmek isteyen kişi önce kendi kalbini korumalıdır.
Her gün kendimize şu soruyu sorabilmeliyiz:
“Bugün vicdanımı güçlendiren ne yaptım?”
“Bugün bir insanın yükünü hafifletebildim mi?”
“Bugün adaletten ayrıldığım bir an oldu mu?”
“Bugün Allah’ın razı olmayacağı bir tavrı normalleştirdim mi?”
Sosyolojik açıdan bakıldığında, toplumsal güvenin, dayanışmanın ve huzurun en önemli sermayesi ahlaktır. Ahlak zayıfladığında hukuk tek başına yeterli olmaz. Kameralar çoğalabilir, cezalar ağırlaşabilir; fakat vicdan zayıflamışsa kötülük sadece şekil değiştirir.
Bu nedenle sosyal çürümenin gerçek panzehiri; yalnızca yeni kanunlar değil, yeniden inşa edilen bir vicdan, güçlü aileler, sağlam karakter eğitimi ve güzel ahlaktır.
Son söz olarak şunu söylemek isterim:
Toplumu eleştirmek kolaydır; zor olan kendimizi hesaba çekmektir. Gerçek değişim de tam burada başlar. Eğer kalbimizi koruyabilir, mahcup olmayı kaybetmez, özür dilemeyi küçümsemez, teşekkür etmeyi ihmal etmez, adaletten sapmamaya gayret eder ve çocuklarımıza sözlerimizden çok davranışlarımızla güzel ahlakı miras bırakabilirsek; sadece kendimizi değil, ailemizi ve içinde yaşadığımız toplumu da iyileştirmeye başlamış oluruz.
Çünkü çürüme sessizce yayılır; ama iyilik de öyledir. Bir vicdanın uyanışı, bir ailenin güçlenmesi ve bir çocuğun güzel ahlakla yetişmesi, bazen bir toplumun yeniden dirilişinin ilk adımı olabilir.
