Devlet Aklının Yeni Eşiği

İçinde bulunduğumuz tarih, milletlerin kaderinde nadir görülen büyük kırılma anlarından birine şahitlik ediyor.

Türkiye Cumhuriyeti, Selçuklu’dan Osmanlı’ya aktarılan genleri ve bir asrı deviren tecrübesiyle, sadece takvim yapraklarında değil, devletin genetik kodlarında da yeni bir güncellemeye gidiyor.

Bugün yaşadıklarımız, gündelik siyasetin sığ sularında boğulmayacak kadar derindir. 1915’in Çanakkale ruhu, 1919 da milli mücadelede emperyalistlere karşın yakılan meşalenin 2025 ufkunda yeniden ve daha güçlü bir biçimde harlanması hadisesidir.

15 Temmuz’da bu milletin çıplak elleriyle yazdığı destan, yalnızca bir darbenin püskürtülmesi değil, devlet ile millet arasındaki o görünmez “güven sözleşmesinin” kanla yeniden imzalanmasıydı. İşte o gece, Türkiye’nin yönü, vesayet odaklarından temizlenmiş, kendi göbeğini kendi kesen tam bağımsız bir istikbale çevrildi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile elde edilen icra kabiliyeti, bugün “Terörsüz Türkiye” hedefinin teknik altyapısını oluştururken, sahadaki gerçeklik bizlere çok daha fazlasını fısıldamaktadır.

​Sahadaki gerçeklik şudur:

Türkiye, terörle mücadele konseptinden, terörü “bitirme ve dönüştürme” stratejisine artık geçmiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliği ve Sayın Bahçeli’nin devlet adamı ferasetiyle şekillenen bu süreç, hamasi bir söylemden öte, matematiği kurgulanmış bir devlet projesidir. Ancak masadaki haritalar kadar, sahadaki sosyoloji de bu yeni döneme hazırdır. Bölgedeki vatandaşın huzur arayışı, devletin şefkat eliyle birleştiğinde, terörün istismar edebileceği tüm gri alanlar ortadan kalkmaktadır. Münfesih terör örgütünün silah bırakması, sadece askeri bir sonuç değil, on yıllardır süren bir sosyal mühendislik projesinin iflası demektir.

Devlet, “silahın hükmünün bittiği” gerçeğini, sadece Kandil’e değil, terörden beslenen küresel merkezlere de kabul ettirmiştir. Şubat 2025 perspektifi, bu bağlamda bir milat olarak okunmalı; bu tarih sadece bir takvim yaprağı değil, Türkiye’nin prangalarından kurtulup bölgesel bir güçten küresel bir aktöre dönüşümünün tescili olacaktır.

​Unutulmamalıdır ki, her büyük doğum sancılı olur!

Sürecin selameti açısından en kritik cephe, ne dağ ne de sınır ötesidir. Asıl cephe “zihinler” ve “dil”dir.

Fikri sabotajlar, kurşundan daha tehlikeli bir silahtır!

Sahadaki askeri ve istihbari başarıyı, masada dil sürçmeleriyle ya da eski alışkanlıkların nüksetmesiyle heba etme lüksümüz yoktur. Burada bir parantez açmak ve sahanın hassasiyetine dokunmak gerekir. Devletin büyüklüğü, kuşatıcılığından gelir. “Zafer dili” yerine “bütünleşme dili” kullanmak, bir taviz değil, bin yıllık kardeşlik hukukunun gereğidir. Üstenci, dışlayıcı veya rövanşist her söylem, terörün bitişini hazmedemeyen odaklara oksijen tüpü uzatmaktır. Öte yandan, demokratik siyaset alanını genişletme vaadi, asla ayrılıkçı fantezilere alan açmak olarak okunmamalıdır. Tam aksine, bu süreç, etnik kimlik siyasetini marjinalize edip, “Türkiye Partisi” olma gerçeğini dayatan bir demokratik olgunlaşma sınavıdır.

​Meclis’in iradesiyle taçlanacak olan bu yasal ve toplumsal mutabakat, Türkiye’nin yumuşak karnı olarak görülen meseleleri, bir daha açılmamak üzere kapatma iradesidir. İmralı hattından Meclis koridorlarına uzanan bu stratejik hattın amacı, silahın gölgesini siyasetin üzerinden ebediyen kaldırmaktır. Silahların sustuğu yerde, fikirlerin konuşması meşrudur. Ancak silahı bir pazarlık unsuru olarak masanın kenarında tutma kurnazlığına devletin de milletin de tahammülü kalmamıştır. Geçiş sürecinin teknik detayları, hukuk politikası raporları ve atılacak adımlar, devletin ciddiyetine yaraşır bir şeffaflıkla, ancak “mahremiyet” ilkesine de riayet edilerek yürütülmektedir. Bu, bir “al-ver” süreci değil, devletin bekası ve milletin refahı için atılan “stratejik bir resetleme” adımıdır.

​Netice itibarıyla, önümüzdeki “tarihsel fırsat penceresi”, Türkiye’nin sadece önümüzdeki on yılını değil, gelecek asrını şekillendirecektir. Devleti, “Türkiye Yüzyılı” vizyonuyla taçlandırmak, ancak iç cepheyi tahkim etmekle mümkündür. İçeride birliğini tam manasıyla sağlamış, terör kamburundan kurtulmuş, enerjisini iç çatışmalara değil kalkınmaya ve üretime harcayan bir Türkiye, bölgesindeki tüm denklemleri değiştirecektir.

Şimdi zaman, küçük siyasi hesapların değil, büyük devlet aklının zamanıdır!

Herkesin üzerine düşen, bu tarihi akışa uygun bir vakarla hareket etmek, sabotajlara karşı uyanık olmak ve bu büyük bütünleşmeye omuz vermektir. Zira kaybedilecek tek bir anımız, feda edilecek tek bir insanımız yoktur; gün, 85 milyonun aynı ufka bakma günüdür.