İKTİSADIN KAYBOLAN SINIRI

Ekonomiyi konuşurken genellikle, emtia fiyatları, faiz oranları, enflasyon, büyüme rakamları gibi konuları tartışıyoruz. Oysa esas mesele çok daha derindir. İnsanın kendini bu dünyada nasıl konumlandırdığıyla doğrudan ilişkilidir.

Kur’an insanı yeryüzünde mutlak malik olarak değil, emanetçi olarak tanımlar.
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” (Nur Suresi, 24/42)

Bu yalnızca teolojik bir ifade değil; aynı zamanda iktisadî bir sınırdır. Nasıl ki; insan mülkün mutlak sahibi olamıyorsa bu sahipliğin sınırsız olması da mümkün değildir.

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler; onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab Suresi, 33/72)

Kur’an, insanın yeryüzündeki konumunu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Emanet, sorumluluktur. Ayetin devamında insanın “zalim ve cahil” olarak nitelenmesi de her dönem için cariliğini muhafaza ediyor. Zulüm, bir şeyi yerinden etmek; cehalet ise sınırı aşmaktır. İnsan; ister bireysel, ister sistem adı altında, kendisine ait olmayan bir mülkiyeti mutlaklaştırdığında tam da bunu yapıyor.

Bugünün modern finans kuralları, mülkiyeti genişletilebilir bir hak olarak kabul eder. Sahiplik, ekonomik büyümenin motoru olarak görülür. Küresel güçler için daha fazla mülke sahip olmak, daha fazla tasarruf alanı, daha fazla kontrol demektir. Oysa; İslam hukuk geleneğinde mülkiyet hiçbir zaman mutlak bir egemenlik alanı olarak görülmemiştir. Sahiplik; zekâtla, mirasla, kamu hakkıyla ve israf yasağıyla sınırlandırılmıştır. Mülkiyet var olmuştur fakat başıboş bırakılmamıştır.

Modern mülkiyet teorisi, emeği sahipliğin kaynağı kabul eder. “Ben çalıştım, ben ürettim, o hâlde benimdir.” Bu anlayış zamanla genişlemiştir. Bu genişleme finansı doğurmuş ve bu yönde yeni hukuki mülkiyet alanları türemiştir. Finansal haklar, soyut beklenti ve sözleşmeler de aynı mülkiyet kapsamına alınmıştır.

Bugün küresel türev piyasalarının hacmi 600 trilyon doların üzerindedir (Bu rakam sözleşmelerin nominal büyüklüğüdür). Dünya reel üretimi ise yaklaşık 100 trilyon dolar civarındadır. Ekonomik değerlerin büyük kısmı artık üretim ve gerçek varlıklardan değil, finansal beklentilerden ve soyut işlemlerden doğmaktadır. Böylece; mülkiyet, topraktan ve emekten koparılarak ekranlara taşınmıştır.

İşte bu noktada “emanet bilinci” (ahlaki ölçü) kayboluyor.

Güvenin zedelendiği bir ekonomide mülkiyet genişlerken emanet bilinci daralır. Ekonomiye dair krizler, tam da bu boşlukta doğar ve büyür. Zira krizler, üretim eksikliğinden ziyade, güven eksikliğinden kaynaklanır. Para değerini, piyasa istikrarını ve sözleşmeler bağlayıcılığını güven sayesinde korur. Güven sarsıldığında ise ilk yükselen şey faizler ve risk primleri olur.

Örneğin bir ülkenin risk primi 100 baz puan arttığında, dış borçlanma maliyeti yaklaşık yüzde 1 yükselir; 10 milyar dolarlık bir borçlanmada bu artış yıllık 100 milyon dolar ek maliyet anlamına gelir. Böyle zamanlarda sermaye kendini güvenceye almak ister; faizler yükselir, borç maliyetleri artar, ekonomik ilişkiler ihtiyat ve kuşku üzerine kurulur. İnsanlar paylaşmak yerine biriktirmeye, dolaşıma sokmak yerine elde tutmaya yönelir.

Oysa emanet bilinci ancak güven ortamında gelişir. Hiçbir emanet, güvenilmeyen kişiye verilmez; güven duyulmayan kuruma teslim edilmez. Toplumda güven çöktüğünde, mülkiyet savunma refleksine dönüşür, emanet anlamını yitirir. Bu nedenle ekonomik krizler yalnızca finansal dalgalanma değil; emanet zeminini aşındıran bir güven erozyonudur. Bu erozyon güvene bağlı ahlaki florayı da süpürür.

Kısaca; emanet anlayışı mülkiyeti ortadan kaldırmaz; onu sınırlar.
“Bu tasarrufun hesabını verebilir miyim?” Sorusunu merkeze alır.

Modern finansal sistemin sorduğu soru ise farklıdır: “Bu tasarruf bana ne kazandırır?”

Bu iki soru arasındaki fark, iki farklı paradigma kutbu oluşturur. “İktisat” ve “finans”

Ayette geçtiği üzere, insan emaneti kabullenerek bir risk üstlenmiş, gücü kullanmayı kabul etmiş ve bunun hesabını verme sorumluluğunu da omuzlamıştır. Tabi insanda sınırı aşma eğilimi ve güç karşısında kendini yeterli sanma hâli de vardır. Bu vesileyle Kur’an’daki emanet bilinci, iktisadî faaliyetlerin merkezine sınırsız tasarrufu değil, ölçülü kullanımı yerleştirir. Bu da iktisat etmek demektir.

İktisada, emanet perspektifinden baktığımızda dört temel ilke öne çıkar:

Birincisi; “servetin dolaşımı esastır. Servet belli ellerde yığılmamalıdır” (Haşr, 59/7).

İkincisi, “kaynak kullanımı sınırsız değildir; israf ölçünün kaybıdır.”

Üçüncüsü, “kâr meşrudur, fakat ölçüsüzlük meşru değildir.” Esas olan ölçüdür.

Dördüncüsü, “büyüme dengeyle kayıtlıdır; sınırsızlık bir ideal değil, sapmadır.” Arz genişleyebilir ancak bu genişleme zulüm ile sağlanamaz.

Modern finans sistemi büyümeyi önceleyerek mülkiyeti genişletmiştir. Kur’an-ı Kerim çerçevesinde ise sorumluluk öncelenir, mülkiyet emanet ölçüsündedir. Biri güç merkezli, diğeri ise hesap merkezli paradigmayı öne çıkarır.

Yaşadığımız ekonomik krizlerin kökünde teknik hatalardan ziyade bu ontolojik kopuş vardır. İnsan kendini malik sandıkça finansal sistemi büyütüyor; fakat ölçüyü kaybediyor. Ölçü kaybolduğunda da o emanetin altında ezilip veryansın ediyor.

O halde; insanlık mülkiyeti büyüttükçe mi, yoksa emaneti taşıyabildiği ölçüde mi değer kazanır?

İktisadın kaybolan sınırı insanlığın elinde, insanlıktan saklanıyor. Bu sınır, teknik bir meseleyle değil, insanın kendini mutlak malik sanması ile kayboluyor. Krizlerde ise daha görünür oluyor.

 

Kaynaklar:

Bank for International Settlements (BIS), OTC Derivatives Statistics (2023–2024)
https://www.bis.org/publ/otc_hy2405.htm

World Bank, World Development Indicators – GDP (current US$)

https://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.CD



Yazar: Sadık USLU
Finans ve Ekonomi