KRİZ YOLUNA DÖŞELİ “ALTIN” KALDIRIMLAR

Para ve pazar güven duyulan istikamete doğru birlikte yürür. Güven duygusu sarsıldığında Pazar bozulur, para yön değiştirir. Tarihten günümüze gerçek pazar koşulları bu şekilde kabul görmüş, toplumlar bu dinamikler üzerinden medeniyetler inşa edebilmiştir.
Bugün küresel ölçekte yaşanan dalgalanmalar da yalnızca fiyat hareketleri üzerinden okunamayacak kadar derin bir yapısal dönüşüme işaret ediyor. Özellikle altın ve kıymetli madenler, bu dönüşümde yeniden merkezi bir rol üstleniyor. Burada dikkat edilmesi gereken husus; altının “ne kadar” olduğu ya da “hangi fiyatla” alınıp satıldığı değil, kimler arasında ve hangi teminat ilişkileriyle çoğaltıldığıdır.
İşte bu nedenle “Kriz Yoluna Döşeli Altın Kaldırımlar” başlıklı bu yazıda, altını bir yatırım aracı olarak değil; modern finansal mimari içerisinde üstlendiği rol üzerinden ele alarak, çoğu zaman görünmeyen bağları ve biriken kırılganlıkları anlatmaya çalışacağım.
Türkiye’de özellikle 2010 yılı sonrasında altın mevduat hesapları açılmaya başlandı. 2017 sonrası dönemde ise bu geçiş dijitalleşerek hızlandı. Dolayısıyla bu tarihlerden itibaren altın piyasasını belirleyen dinamik, vitrinlerdeki bilezikten çok, bilanço dipnotlarında şekillenmeye başladı. Konuyu kuyumcu esnafı üzerinden değil; altının finansal sistem içinde nasıl yeniden üretildiği, nasıl katmanlaştığı ve nasıl fiyatlandığı üzerinden okumak gerekir. Çünkü mesele bir sektör meselesinden ziyade, bir mimarinin kuyumculuk sektörünü nasıl bir finansal enstrümana dönüştürdüğü meselesidir.
Kuyumculuk ve bankacılık sektörleri arasındaki geleneksel ilişkilerin ötesinde projelendirilen bu açılımlar, bugünü çok önceden işaret ediyordu. Zira yeni dönemde kuyumcu–banka ilişkisi, basit bir tahsilat ya da kredi ilişkisi olmaktan çıkacaktı. Kuyumcu bankada altın hesabı açacak, bankadan altın kredisi kullanacak, fiziki altını bankanın belirlediği tedarik ve teslim protokolleri çerçevesinde temin edebilecekti. Bu noktada altın, kuyumcunun kasasında duran bir metal olmaktan çıkarak bankadan çekilebilir bir hakka dönüşüyordu. Banka açısından ise bu altın, saklanan bir emtia değil; yönetilen bir yükümlülük halini alıyordu.
Vatandaş cephesinde ise tablo daha nettir. Bankadaki altın hesabı, fiziki altının emanet edildiği bir kasa değildir. Bu hesap, bankanın vatandaşa olan altın borcudur. Banka bu borcu swap işlemlerinde, teminat mekanizmalarında ve merkez bankası işlemlerinde kullanabilir. Böylece kuyumcunun vitrini ile bankanın bilançosu arasında, çoğu zaman fark edilmeyen bir borç zinciri oluşuyordu.
Tabi; bu zincirin sağlıklı işlemesi tek bir varsayıma dayanır: Herkes aynı anda fiziki teslimat talep etmemeli…
Hesap sahipleri bankadan, banka merkezden, merkezle ilişkili yapılar ise piyasadan aynı anda fiziki altın talep etmek zorunda kalırsa sistem kilitlenir. Bu durum teorik olarak her zaman mümkündür; ancak teamülen böyle bir talep ortaya çıkmaz. Böyle bir kriz fiyatların hızla yükselmesinden ziyade; teslim sürelerinin uzaması, erişimin zorlaşması ve piyasa içi gecikmeler şeklinde kendini gösterir. Tarafların bilgi ve rızasına dayalı bu yapı içinde bu ihtimal görece düşük kabul edilir.
Altın Mevduatı, Kâğıtlaşma ve Sessiz Arz Artışı
Altın mevduat hesapları, yüzeyde sıradan bir tasarruf tercihi gibi görünür. Oysa bu hesaplar, altını fiziki bir varlık olmaktan çıkararak kâğıtlaşmasının en kritik halkalarından biri haline getirmiştir. Bankaya yatırılan altınlar çoğu zaman kasada bekletilmez; teminat olur, swaplanır ya da kredi sistemine dahil edilir. Böylece tek bir fiziki altın, aynı anda birden fazla ekonomik işlev üstlenmeye başlar.
Bu mekanizma ile hesap sahibi—ister kuyumcu ister bireysel yatırımcı olsun—artık altının fiziki varlığına değil, bankadan altın cinsinden tanımlanmış dijital bir alacağa sahip oluyordu. Bu durum, dolaylı olarak bankaların altın ve diğer kıymetli madenleri sistematik biçimde toplaması anlamına geliyordu. Dolayısıyla ticari bankaların, merkez bankalarının ya da devletlerin altın toplama süreci bugün başlamamıştır. Bugünün dünden planlandığı, eş zamanlı takas sözleşmeleriyle işleyen bir gidişatın devamıdır. Hesap sahibinin “altın hesabı açıyorum” talebi, esasen “ticari bankalara altın toplatıyorum” talimatından çok da farklı değildir.
Bu süreç altın arzında teknik olarak bir genişleme yaratır. Yani; piyasada dolaşan “kullanılabilir altın” miktarı artar. Ancak bu artış maden üretiminden değil, mülkiyetin borca çevrilmesinden kaynaklanır. Sonuç olarak fiziki arz esnerken, fiyat üzerinde aşağı yönlü bir baskı oluşur.
Buradaki kritik nokta şudur: Fiyatın aşağı yönlü baskılanması, altının bol olduğu anlamına gelmez; aynı altının birden fazla kez vaat edildiği anlamına gelir. Bu durum kısa vadede istikrar hissi üretebilir, ancak uzun vadede ciddi bir sistemik kırılganlık biriktirir. Çünkü altın kredileri ve altın mevduat hesapları, altın arzının dijital olarak katlanmasına yol açar. Dolayısıyla, bire bir fiziki karşılığı temsil etmeyen bu yapı, altını gerçek varlık bağlamından kopararak finansallaştırır.
Dijital Çoğaltmayla Oluşan Fiyat Baskısı Kime Yarar?
Altın fiyatı üzerindeki aşağı yönlü baskı ilk bakışta tüketici lehine gibi görünse de, asıl faydayı sistemin merkezindeki aktörler sağlar. Bankalar ve büyük finansal kurumlar, altınla teminatlanan işlemleri daha düşük maliyetle sürdürebilir hale gelir. Merkez bankaları açısından ise baskılanmış fiyatlar, rezerv yönetiminde ve para politikası manevralarında zaman kazandırır.
Kuyumcu açısından tablo daha karmaşıktır. Düşük fiyat stok maliyetini geçici olarak azaltabilir; ancak kâr marjlarını daraltarak daha fazla hacim yapma baskısı doğurur. Vatandaş için düşük fiyat erişilebilirlik hissi yaratır; fakat bu erişim çoğu zaman fiziki altına değil, dijital bir alacak hakkına yöneliktir. Dolayısıyla bedel, zincirin en sonunda yer alan ve fiziki teslim beklentisi taşıyan tasarruf sahibine ödetilir.
Fiziki–Dijital Altın Arasındaki Makası
Sistemin stabil işlediği dönemlerde fiziki ve dijital altın arasındaki fark görünmez. Çünkü sistem, teslim talebinin düşük kalacağı varsayımıyla çalışıyor. Makasın açılması için fiyattan ziyade güven belirleyici olmuştur. Güvenin zedelendiği dönemlerde fiziki altına yöneliş hızlanır; regülasyonlar yavaşlar, teslim ve tedarik süreleri sekteye uğrar.
Bu durumda dijital altın ekranlarda durağan seyrederken, fiziki altın piyasada primli işlem görmeye başlar. Aynı altının biri vaade, diğeri metale dayalı iki ayrı fiyatı oluşur. Çarşı fiyatları ile ekran fiyatları arasındaki fark belirginleşir. Bu makas kalıcı hale gelirse, dijital altın güvenli liman olma niteliğini kaybederken fiziki altın yeniden sahipliğin sembolü haline gelir.
2008 Mortgage Krizinden Bugüne: Teminat Zincirlerinin Öğrettiği
Finansal krizler çoğu zaman fiyatların aşırı yükselmesinden değil, fiyatların üzerine inşa edilen teminat zincirlerinin baskı altında çözülmesinden doğar. 2000’li yılların başındaki dot-com balonu bunun tipik bir örneğidir. İnternet şirketlerinin aşırı değerlenmesi doğrudan bir çöküşe yol açmadı. Asıl kırılma, bu balon sonrası yön değiştiren borç yükünün konut piyasasına yönelmesiyle yaşandı. Konut, böylece küresel finansal sistemin merkezi teminat varlığı haline geldi.
2008 Mortgage krizinde elbette konutlar fiziki olarak yok olmamıştı. Sorun, aynı konutun aynı anda birden fazla finansal işlemin dayanağına dönüştürülmesiydi. Bugün altın piyasasında da benzer bir durum gözleniyor. Altın miktarı fiziki anlamda değişmiyor; ancak finansal dünyada katman katman çoğaltılarak bağlamından koparılıyor.
2008’de Konut Tedariki Nasıl Sistem Krizine dönüşmüştü?
Konut, önce mortgage kredisine teminat oldu. Bu kredinin geri ödemesi, alıcı ile bir protokole bağlanarak menkul kıymetleştirildi. Aynı kredi, satıcının hesabına yatan para olarak finansallaştı ve yeniden paketlendi. Merkez bankası işlemlerinde karşılık olarak kullanıldı. Böylece; yeni kredi balonlarına kapı açtı. Ardından, bu kredilerin (alıcı tarafından) geri ödenememe riskine karşı sigorta benzeri türev sözleşmeler yazıldı.
Günümüzde altın ve diğer kıymetli madenlerin sert fiyat dalgalanmaları da bu bağlamda olağandır. Finansal anlamda altın piyasasında yaşanan bu dönüşüm, ölçek olarak konuttan farklı olsa da mantık olarak benzerlik gösteriyor. Altın artık yalnızca kasalarda saklanan bir emtia değil; mevduat hesapları, borsa yatırım fonları, swap işlemleri ve fiziki karşılığı olmayan yapılar üzerinden finansal sistemin referans varlığı haline gelmiştir. Bu araçların ortak özelliği, altının kendisinden çok altın üzerine yazılmış hak ve alacakları çoğaltmalarıdır.
Bireysel yatırımcıların büyük kısmı fiziki teslimat beklentisiyle hareket etmez. Altın mevduatı çoğu zaman faiz benzeri, fiyat odaklı ve nakde çevrilebilir bir ürün olarak görülür. Ancak sistemik düzeyde bu yaklaşım, bankaların bilançolarında altın cinsinden yükümlülüklerin birikmesine yol açar.
Normal mevduat hesaplarında merkez bankaları gerektiğinde sınırsız likidite üretebilirken; altın mevduatında bu esneklik yoktur. Merkez bankaları para basabilir; fakat altın basmaz. Hesaplar arasındaki bu fark, normal zamanlarda görünmez, stres dönemlerinde ise belirleyici olur. 2008’de kimse evini satmak istemiyordu; fakat kriz şartları sistemi konut satışlarına zorlamıştı. Altın tarafında da benzer bir mekanizma, fiyatlardan önce bilanço baskıları ve teminat ilişkileri üzerinden çalışabilir.
Bu nedenle altın piyasasında olası bir krizin erken işaretleri fiyat iniş çıkışlarından ziyade; piyasa altyapısında aranmalıdır. Fiziki altın ile finansal altın arasındaki makasın kalıcı biçimde açılması, teslim sürelerinin uzaması, fiziki altına erişimin zorlaşması veya maliyetinin artması, sistemin taşıma kapasitesinin zorlandığını daha net gösterecektir.
Altın ve kıymetli madenler hacim olarak konut piyasasıyla kıyaslanamayacak kadar küçük olabilir. Ancak mesele hacim değil, roldür. 2008’de konut sistemin omurgası haline geldiği için çöküş yıkıcı oldu. Bugün altın aynı ölçekte değildir; fakat finansallaşma derinleştikçe teminat ve güven fonksiyonu nedeniyle sistemin kritik nirengi noktası haline gelmektedir.
Sonuç olarak altın piyasasındaki dalgalanmaları yalnızca “fiyat yükselir mi, düşer mi” sorusuna indirgemek yanıltıcı olur.
Daha önce konutta olduğu gibi, bugün altın üzerine kurulan bu finansal mimari, kriz anında ne kadar dayanıklı olabilir?
Belki de; krize giden bu yolun “altından yapılı” kaldırımları üzerinde yürüyor olmak, bu hissi görünmez kıllan yalancı bir zenginlik/güven algısındandır.

