Küresel Nizamın Çöküşü ve Türkiye’nin Jeopolitik Otonomi Arayışı

Küresel nizamın yeniden formatlandığı bir eşikteyiz. Bugün yaşananlar, günlük haber akışının gürültüsü içinde sıradan gelişmeler gibi algılansa da, emin olun yıllar sonra tarihçiler bu dönemi kalın harflerle yazacak; “eski dünyanın kapandığı, yenisinin ise sancılı biçimde doğduğu yıllar” diye anacaklardır. Biz bugün aslında post-modern dünyanın otopsisini yapıyoruz.

Bu otopsinin merkezine ister istemez ABD Başkanı Donald Trump oturuyor. Bugünkü tabloya baktığımızda manzara karanlık. Ancak karşımızdaki kriz, bir liderin kişisel narsizminin ya da fevri çıkışlarının çok ötesinde bir anlam taşıyor. Mesele, II. Dünya Savaşı sonrasında büyük bedellerle, kanla ve ideolojik iddialarla inşa edilen Amerikan merkezli uluslararası düzenin, bizzat o düzenin başat aktörü tarafından tasfiye edilmesidir. Bugün “Pax Americana”yı öldüren dış güçler değil; Washington’un kendi elidir.

Trump döneminde Venezuela üzerinden yürütülen operasyonlar, bir dünya düzeninden diğerine geçişin en sert kırılma noktalarından biri olarak tarihe geçecektir. Zira bu hamle, Birleşmiş Milletler Şartı’nın toprak bütünlüğüne dair kutsal sayılan ilkelerini ihlal etmekle kalmamış, aynı zamanda müdahalenin açıkça “petrol ve kaynak” için yapıldığının itiraf edilmesiyle, dekolonizasyon çağının fiilen kapandığını ilan etmiştir. Artık örtülü söylemler yoktur; “açık sömürü düzeni” sahneye çıkmıştır.

Bu noktada Trump’ın Monroe Doktrini üzerinden yeniden kurguladığı o tehlikeli romantizm, aslında iki yüz yıllık emperyalist bir planın 21. yüzyıl teknolojisi ve hoyratlığıyla harmanlanmış en kaba hâlidir. Demokrasi götürme, insan haklarını savunma ya da özgürlük vaat etme gibi sofistike kılıflara ihtiyaç duyulmayan bir döneme girilmiştir. Geleceğe doğru geriye gidiyoruz. Güçlünün istediğini aldığı, zayıfın ise kaderine razı olduğu o karanlık 19. yüzyıl realizmi, yeniden küresel siyasetin referans noktası hâline gelmektedir.

Meksika ve Kolombiya’ya yöneltilen askeri tehditler, Latin Amerika’nın ekonomik yaptırımlarla hizaya sokulma çabaları, Washington’un artık “ikna” kabiliyetini büyük ölçüde yitirdiğini gösteriyor. Geriye kalan tek enstrüman, silah zoruyla yürütülen bir diplomasi. Ancak asıl sarsıcı olan, bu zihniyetin Avrupa’daki müttefiklere, yani Amerika’nın kendi “ailesine” karşı takındığı tavırdır. Grönland’ı satın alma takıntısının ardında yatan “kimse bizimle askeri olarak savaşamaz” kibri, NATO’nun temelini oluşturan kolektif savunma ilkesinin ne kadar kırılgan bir zemine oturduğunu tüm çıplaklığıyla ifşa etmektedir.

Bir müttefikini işgal etmekle tehdit eden bir ittifak liderinden söz ediyoruz. Mesele yalnızca Grönland değildir; bu yaklaşım, önüne gelene racon kesen bir zihniyetin tezahürüdür. Sözüm ona dünya lideri olarak sunulan Trump, küresel bir rehber olmaktan çıkmış, uluslararası sistemde zorbalığı normalleştiren bir figüre dönüşmüştür.

Birleşmiş Milletler’in merkezi New York’tayken ABD’nin bu kurumun temel yasalarını hiçe sayması, NATO’nun kalbi Brüksel’de atarken Washington’un bir üye devleti açıkça hedef alabilmesi, yalnızca kurumsal bir kriz değildir. Bu tablo, devasa bir yapının çöküş anına, küresel nizamın dağılma sürecine bizzat tanıklık ettiğimizi göstermektedir.

Amerika’nın bu yeni stratejisi, paradoksal biçimde en çok kendisine zarar verecektir. Müttefiklerini yabancılaştıran, Latin Amerika üzerinde tahakkümü derinleştiren bir ABD, etki alanını genişletmemekte; aksine daraltmaktadır. İttifakların sağladığı o muazzam güç çarpanını elinin tersiyle iten bu yaklaşım, ham kuvveti stratejik avantaj sananların sürüklendiği bir jeopolitik intihardır. Yakın gelecekte, küresel bir güçten bölgesel bir adaya dönüşmenin bedeli, tarihin soğuk sayfalarında açıkça okunacaktır.

İşte tam da bu kaosun ortasında Türkiye, “jeopolitik otonomi” arayışıyla kendine yeni bir rota çizmeye çalışmaktadır. Batı hegemonyasının çözülmeye başladığı, post-Batı dünyasının sancılarının hissedildiği bu 2026 eşiğinde Ankara, ne tamamen müttefiklerine yaslanabilmekte ne de yükselen Avrasya blokuna koşulsuz bir teslimiyeti tercih etmektedir. Bu otonomi arayışı, Türkiye için büyük bir fırsat penceresi açarken, aynı zamanda jilet keskinliğinde riskleri de beraberinde getirmektedir.

Fırsat cephesinden bakıldığında; Washington’un giderek bölgesel bir güce evrildiği bu yeni denklemde Türkiye, Orta Doğu’dan Kafkasya’ya, Balkanlar’dan Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyada dengeleyici aktör ve güvenlik sağlayıcı olarak öne çıkma potansiyeline sahiptir. Savunma sanayisini tahkim eden, enerjide geçiş güzergâhı olma rolünü derinleştiren bir Türkiye, büyük güçlerin boşalttığı alanlarda oyun kurucu statüsünü pekiştirebilir.

Ancak bu otonominin faturası da hafif olmayacaktır. NATO içindeki kurumsal bağların zayıfladığı bir dönemde atılacak “kendi göbeğini kesme” hamleleri, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail kaynaklı tehdit algılarını derinleştirirken, Batı ile yaşanan güven erozyonunu daha da belirgin hâle getirebilir. Rusya ve Çin ile kurulan pragmatik ilişkiler, Washington’un narsist refleksleriyle birleştiğinde Türkiye’yi iki ateş arasında bırakma riski taşımaktadır.

Bununla birlikte Türkiye, yakın gelecekte Suriye başta olmak üzere Gazze sahasında da istediğini alma kapasitesine sahiptir. İsrail istemese de Ankara’nın bölgesel yürüyüşünü bütünüyle durdurması mümkün görünmemektedir. ABD’nin bölgeden kademeli olarak kontrolü geri çekmesi, boşalan alanlarda İngiliz-Türk iş birliğine yeni manevra sahaları açacaktır. Türkiye ile İngiltere’nin, Avrupa’yı da içine alacak şekilde NATO dışında yeni bir güvenlik mimarisi etrafında buluşması, stratejik açıdan giderek daha anlamlı hâle gelmektedir.

Buna ek olarak Türk dünyasıyla geliştirilen ekonomik, kültürel ve siyasi ilişkiler, Türkiye’nin jeopolitik derinliğini artıran önemli bir çarpan olarak öne çıkmaktadır. Ancak nihai gerçek şudur: Küresel sistemin bu vahşi doğasında otonomi arayışı, yalnızca askeri güçle ya da nüfus büyüklüğüyle sürdürülemez. Bu gücü taşıyacak ekonomik dayanıklılık ve kurumsal kapasite olmazsa, oyun kurucu olma iddiası, masada paylaşılan bir “jeopolitik değer”e dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır.

Türkiye’nin önündeki yol, tarihsel bir imkân ile tarihsel bir risk arasındaki ince çizgiden geçmektedir. Bu çizgide dengede kalabilenler, yeni dünyanın kurucuları; düşenler ise başkalarının kurduğu düzenin nesneleri olacaktır.