Mefkûre: Usulden Esasa Medeniyet Tasavvuru ve Stratejik Akıl

Varlık gayesini yitirmiş, kelimelerin ve kavramların amansızca yozlaştırıldığı bir çağın tam ortasında, insanlığın ve özelde aziz milletimizin yönünü bulabilmesi, neyi dert edindiği ve hangi ufka doğru yürüdüğü ile doğrudan ilgilidir. Bugün insanlık, sadece teknik verilerle uğraşan soğuk bürokrasilerin, normatif boyuttan yoksun bürokratik yaklaşımların ve insanı yalnızca tüketen bir nesneye indirgeyen küresel mekanizmaların kıskacındadır. Ulusal Stratejiler ve Politikalar Üretme Merkezi olarak bizler, meseleye sığ, günübirlik ve dar bir pragmatizm çerçevesinde ele alan yüzeysel çözümlerle yaklaşmayı en baştan reddettik. Bizim amacımız, tabelalardan ve soğuk binalardan ibaret müşahhas bir merkez olmanın ötesinde, bu topraklarda yaşayan seksen altı milyon insanın ortak vicdanını, tarihsel müktesebatını ve geleceğe dair sarsılmaz inancını birleştiren bütünleşik bir analitik çerçeve, büyük bir ruh ve kalp odağı oluşturmaktır. Türkiye’nin kutuplaşmış, sığ dehlizlerinde ve çok kutuplu siyasi yapısı içinde partiler üstü bir duruş sergileyebilmek bugün her zamankinden daha büyük bir milli mecburiyettir. Gündelik polemiklerin sığ sularında boğulmak yerine, seksen altı milyonun kardeşliğini milli bekamızın en stratejik sütunu haline getirmek, kurumsal zemine mimari bir titizlikle inşa edilmesi gereken bir büyük mefkûre vizyonudur.

​USPUM Stratejik Manifestomuzda ve USPUM Mefkure Sohbetlerimizde açıkça ortaya koyduğumuz üzere, mefkûre kavramı lügat yönüyle köklerini fikir eyleminden alan, tefekkürün süzgecinden geçerek billurlaşan bir kelimedir. Ancak bizim düşünce dünyamızda ve stratejik perspektifimizde bu kavram, statik bir fikir oluşumunu değil; dinamik ve yön verici bir varoluş gayesini ve yürünmesi gereken yoldan ziyade varılacak en üst noktayı, yani esası ifade eder. Kavramsal erozyonun yaşandığı çağımızda mefkûre, partiler üstü ve ideolojiler ötesi karakteriyle yönümüzü tayin edecek en bakir, en temiz referans çerçevesidir. Şunu çok iyi idrak etmek mecburiyetindeyiz; insan biyolojik bir döngünün, sadece yeme, içme ve barınma güdülerinin mahkûmu olarak yaşayamaz. Klasik İslâm epistemolojisinin “eşref-i mahlukat” ifadesiyle tanımladığı insanlık vasfının korunması, bireysel ve toplumsal düzeyde sürdürülebilir varoluşsal hedeflerin hayata geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bir hedefi, ufkunda parıldayan bir ülküsü olmayan bireyler ve toplumlar, anlam ve sorumluluk yüklenemeyen ahlaki failler haline gelerek aşağıların aşağısına düşme riskiyle karşı karşıya kalırlar. Mefkûresizlik, bir toplumun tarihsel hafızasını tahrip eden, iradesini elinden alan en tehlikeli siber ve zihni nükleer silahtır. Tam da bu yüzden, bu kavramı toplumun her bir hücresine vizyon, misyon ve farkındalık olarak nakşetmek bizim tarihsel ve kurumsal borcumuzdur.

​Bir toplumda zihni uyanışın ve büyük mefkûrelerin peşinden koşmanın şüphe götürmez bir hiyerarşisi vardır. Sosyal adalet ve ekonomik refah, sadece birer vaat değil, kalbi ve zihni uyanışın en katı ön şartıdır. Açıkça ifade etmek gerekir ki, maddi temelden yoksun kalp uyanış yaratamaz; kalp uyanışı olmadan zihinsel sıçrama gerçekleşemez. Günün büyük bölümünü mide kavgasıyla, ekmek davasıyla geçiren, finansal sistemin çarkları arasında ezilen kitlelerin varoluşsal sorular sormasını, yüksek medeniyet idealleri üzerine derin tefekkürlere dalmasını beklemek sosyolojik gerçeklerle bağdaşmaz. Bu yüzden, toplumun en sessiz, sesini duyuramayan en mazlum kesimlerinin dertleriyle dertlenmek, onların evlatlarının geleceğini bir mefkûre davası olarak omuzlamak stratejik bir zorunluluktur. Bizler tabiatta bir hayvan cinsinin, bir bitki neslinin korunmasına gösterilen hassasiyetin katbekat fazlasını, insanlık onurunun ve nesebin korunmasında göstermekle mükellefiz. Yaşanan onur ihlallerini insanlık mefkûresinin merkezine taşımak, finansal sistemin mekanizma ve kısıtları altında yalnız kalan kesimlerin müşterek sesi olmak bizim asgari insanlık borcumuzdur.

​Ekonomik ve teknolojik bağımsızlığın sürdürülebilir kılınması, dışa bağımlı modellerin taklit edilmesinden değil; toplumun içsel potansiyelini açığa çıkaracak özgün paradigmaların geliştirilmesinden geçmektedir. Bugün yükseköğretim kurumlarımızın üretim temelli bilimsel derinlikten uzak yapısı, teknolojik sıçramayı bir türlü gerçekleştiremememizin yapısal bir nedeni olarak karşımızda durmaktadır. Oysa bu milletin evlatları o kadar kabiliyetli, o kadar fıtri bir zekaya sahip ki, Anadolu’nun kahvehanelerinde, pastanelerinde, esnaf ortamlarında hak ettiği değeri bulamamış nice halk mucidi, sığ bürokratik engellerin ve akademik hakem süreçlerinin duvarlarına çarparak potansiyellerini gizlemektedir. Bizim mefkûremiz, “Kayıp Yetenek Denetimi” adını verdiğimiz bu metodolojiyle saklı dehaları tek tek bulup çıkarmak ve onları stratejik kurumlara entegre etmektir. Eğitimde de durum farksızdır; insanı sadece bir para odağı, bir kâr maksimizasyonu aracı olarak gören mevcut ticari modeller nesillerimizi kurutmaktadır. Bize ezberci, teorik ve mekanik süreçlerden uzak, karakter inşasını merkeze alan özgün yaklaşımlar lazımdır. Tıpkı İnegöl’deki bir devlet okulunda gencecik, adeta ayakta duramayacak kadar heyecanlı bir müdürün ve öğretmen kadrosunun adanmışlıkla uyguladığı Pergel Nakış Modeli gibi. Çocukların matematik, Türkçe ve hayat bilgisini bin farklı oyun ve etkinlikle bizzat yaşayarak, keşfederek öğrendiği, o beş yedi yaşındaki yavruların imanını göğsünde, ilmi ise ruhunda hissettiği bu özgün model, sivil bir dehanın ürünüdür. Pergelin bir ucunu kendi kadim medeniyet değerlerimizde sabit tutup, diğer ucuyla bütün dünyayı dolaşacak bir dinamizmi kuşanmak, eğitim mefkûremizin temel esasıdır.

​Bugün dünya, Batı merkezli normatif sistemin yapısal bir çöküş sürecine girdiği, insanın fıtratını tahrip eden sahte normların tıkandığı derin bir meşruluk bunalımının eşiğindedir. Bizim Batı dünyasıyla aramızdaki en köklü ayrım, ahlak, aydınlanma ve rasyonellik kavramlarına yüklediğimiz ontolojik anlamlarda gizlidir. Batı’nın aydınlanması dini alandan tamamen tasfiye ederek rasyonel özerkliği mutlak bir norm olarak benimsemiş, insanı kutsaldan koparıp manevi bir boşluğa fırlatarak başlamıştır. Oysa bizim dokuzuncu ve on birinci yüzyıllar arasında yaşadığımız o muhteşem altın çağımız, dini metinleri rasyonel yöntemlerle derinlemesine anlamak ve fıtrata dönmek üzerine inşa edilmiştir. Gerçek uyanış, dinden kopuşta değil, dinin özündeki hakikatin metodolojik titizlikle kavranmasındadır. Benzer şekilde, Batı geleneğindeki etik kavramsal çerçevesi, profesyonel rızaya ve sözleşmeli yükümlülüklere dayalı sınırlı bir davranış setidir; din kilisenin içine hapsedilmiştir ve insan kilisenin dışına çıktığı an o sahte değerlerden sıyrılabilmektedir. Bizim ahlak tasavvurumuz ise iyilik, hakikat ve güzellik üzerine inşa edilmiş, caminin sınırlarına sığmayan, hayatın tamamını, ticaretten aileye, sokaktan devlete kadar her alanı kuşatan küllî bir nizamdır.

​Şayet bugünkü küresel finansal egemenlik sistemini doğru tahlil edemezsek, geliştireceğimiz hiçbir strateji bizi kurtarmaya yetmeyecektir. Mevcut uluslararası düzen, antik Roma’nın yetmiş bin asil ve üç yüz bin köle üzerine kurduğu o zalim hiyerarşik toplum yapısının modern, çağdaş bir versiyonundan başka bir şey değildir. Bugün hukuken egemen iki yüz devletin üzerinde, toprak bağlantısından bağımsız olarak küresel finansı, teknolojiyi ve karar alma mekanizmalarını denetleyen elli altmış odak noktası bulunmaktadır. Borçlanmaya dayalı bu kronik finans yapısı vasıtasıyla oluşturulan süreğen bağımlılık, bankalara ve sisteme borcu olan her bireyi ve devleti modern birer köle haline getirmiştir. Roma’nın asillerinden birinin burnu kanasa dünyayı ayağa kaldıranlar, Bosna’da, Filistin’de ya da dünyanın herhangi bir mazlum coğrafyasında binlerce insan katledildiğinde kıllarını bile kıpırdatmamaktadır. Çünkü onların nazarında asiller dışındaki herkes köledir. İşte bizim mefkûremiz, bu küresel kölelik düzenine karşı insan onurunun etkin savunucusu olma misyonunu kuşanmış sarsılmaz bir direniştir.

​Bu amansız mücadelede en büyük stratejik kırılganlık, sistemi dönüştürmeye çalışırken o sistemin değer ve çıkar yapısına entegre olmak, sistemi güzelleştireyim derken sistemin sizi kendine benzeterek ıslah etmesidir. Geçmişte ne büyük devrimci iddialarla yola çıkıp, nihayetinde sistemin nüfuz ve çıkar üreten çarklarına kapılan, kendi davasına yabancılaşan nice kadrolar görülmüştür. Bizim stratejik yol haritamız, erken İslâm siyasi tarihinden ilham alan Medine Stratejisi’dir. Mekke döneminde müşrik otorite, Allah Resul’üne gelerek davasından vazgeçmesi karşılığında Mekke’nin krallığını, valiliğini, ticaret odası başkanlığını, yani sistem içi en cazip makamları teklif etmişti. Efendimiz, bir elime güneşi, diğer elime ayı verseniz dahi ben bu davadan vazgeçmem diyerek kısa vadeli kazanımlar uğruna davasının temel değerleri ve onurundan taviz vermedi, sistemin sunduğu tüm mevkileri ve sahte ıslah tekliflerini elinin tersiyle reddetti. O, sistemle akılsızca ve körü körüne bir kavgaya girişmedi; kurumsal kimliğini muhafaza ederek davasına ihlasla sarıldı, gerektiğinde yatağına Hazreti Ali’yi yatırarak, izini kaybettirip ters istikamete giderek, mağaralarda saklanarak müthiş bir stratejik akılla hicret etti. Çünkü Mekke o günkü şartlarda ıslah kabul etmezdi ve ancak içine çekip dönüştürürdü.

​Medine’ye vardığında ise ne yaptı? Mevcut köleleştirici nizamın çarklarına entegre olmak yerine, kendi pazarını kurdu; pazarın finansal kurallarını, ekonomik kaidelerini sıfırdan belirledi. İkincisi, inancın gereklerine uygun kendi hukuk normlarını, kendi adalet ekosistemini inşa etti. Bağımsız finansal kurallar etrafında sürdürülebilir bir ekosistem oluşturduktan çok kısa bir süre sonra dönüp Mekke’yi fethetti. Bugün bizim de yapmamız gereken budur; usul disiplinine sımsıkı sarılarak, eski metodolojilerle yeni sonuçlar üretilmesinin epistemolojik açıdan olanaksız olduğunun bilinciyle hareket etmeliyiz. Usul hatası yaptığınızda, koca bir nesli heba edersiniz. Tıpkı yakın geçmişte İslam dünyasındaki dertli, samimi çocukların enerjisini emerek onları Suriye’de, Irak’ta vahşi çarkların arasında yok eden DEAŞ ve El-Kaide gibi emperyalist kurgulara teslim etmek, en büyük usul felaketidir. Biz nesillerimizi bu tuzaklardan korumak, mefkûre yolunda patinaj yapmadan yürümek zorundayız.

​Son tahlilde, bu stratejik manifesto tek bir kurumun bildirisi değil, tarihin derinliklerinden süzülerek gelen ve geleceğe akmayı sürdürecek bir medeniyetin yeniden inşa iradesinin yazılı ifadesidir. USPUM olarak bizler, attığımız her adımda, ürettiği her politikada ve kurduğu her ortaklıkta Allah’ın rızasını kazanmayı ve İla-i Kelimetullah davasını çağdaş, evrensel ve insani bir dille insanlığa sunmayı vazgeçilmez yön gösterici kabul ederek taahhüt ediyoruz. Dünyanın geçiciliği karşısında tek kalıcı hakikat, geride bırakılacak onurlu bir miras ve sağlıklı nesillerin varlığıdır. Seksen altı milyonun kardeşliğini pekiştirmiş, borç köleliğinden arınmış, Pergel Nakış modeliyle yetiştirilmiş ve mefkûre sahibi bir Türkiye’yi inşa etmek bizim nesiller arası ahdimiz ve sorumluluğumuzdur. Türkiye, salt coğrafi konumuyla değil, taşıdığı muazzam medeniyet mirası ve açığa çıkaracağı vizyon kapsamıyla tüm insanlığa umut ve rehberlik sunma kapasitesine sahip tek merkezdir. Bu kapasitenin hayata geçirilmesi bizim varlık gerekçemizdir. Mefkûremiz; kadim izlerin rehberliğinde, patinaj yapmadan, hem bu dünya hem de ahiret mutluluğu için durmaksızın yürümektir.