Mevcudu Doğru Okumadan Çözüm Bulunamaz!

 

Mevcut olanın neliği meselesi, meselenin merkeziliğini işaret eder. Bu soruya verilecek cevap üretilecek çözümlere de kapı aralamaktadır. Mevcudiyetin oluşumundaki ikili yapı ve bunun bütünlüğü meselesi ise ayrı bir öneme sahiptir. Her oluşum ikili bir yapı taşır. Düşünce ve eylem… Oluşumun temelini oluşturan bu ikili yapı aynı zamanda geçerliliğini ve süresini de belirleyecek bir pozisyonu elinde tutmaktadır.

Bugün mevcut durumu oluşturan düşünce ve onun izi olan eylem neye tekabül eder? Bu temel bir soru: Post Modernliği anlamadan bu soruya verilecek cevaplar eksik kalacaktır. Meselenin püf noktası ise ‘Görelilik’ kavramı, olgusu ve uygulamalarıdır. Post Modernlik, seküler bir rasyonalizmin evrensel ölçekte kabulü ile varlık kazanmaya çalışmıştır. Bu rasyonelliği bütün alanlara taşıyarak varlık sahasında gerekli yerini almıştır. Hala bu etkinin varlığı da bütün alanlardaki varlığı ile ilgilidir. Post Modernlik, evrenselliği öznelliğe dönüştürerek, geleceği yeniden yapılandırmada bir düşünce ve kültür olarak kullanıma açılması ile başlayan yeni bir sürecin adıdır. Bu süreç bir taraftan kadim kültürleri yok etmekle karşı karşıya bırakmak, diğer taraftan ise küçük bir azınlığın dünyayı rahat bir şekilde yönetme imkânlarını devşirmekle ilgili olduğunu gösteriyor bizlere…

Mevcut durum; dünyayı bir azınlığın yönetmesi ile imparatorluklar çağına göre dönüş arasındaki gerilimin çatışmaya dönüşmeye meyyal oluşu üzerinden betimlenmelidir. Küçük çatışmaların büyük çatışmaya dönüşmesi ise bu iki gücün varlığının birbirini yok etmeye mi yoksa birlikte çalışmaya mı yöneleceği tarafından belirlenecektir. Bu noktada yapılan propagandalar, ileri sürülen teoriler, geleceğe dair kıyamet senaryoları bu meselenin nerede durması gerektiği konusundaki düşünce ve eylemin bütünlüğünü sağlaması veya sağlamaması ile şekillenecek gibi durmaktadır. Mesele açık; görelilik üzerinden her kesin kendisi olma ve hiçbir şeye inanmama konusu temel bir tema olarak varlık kazanması sağlanarak gereken adımların atılmasının zemini inşa edilmiştir. Ama bir taraftan da insanlar ‘vicdan’ sahibi olmaları hasebiyle yapılan zulümleri onaylamadıkları gibi yeni bir düşünce zeminine sıçrama yapılabilecek bir potansiyeli de hayata geçirmenin imkânlarını hazırda tutmaya imkân sağlamaktadır.

Bu noktada batı düşüncesi ve şürekâsı ile birlikte genel bir bütünlüğü sağlama konusunda gösterdiği zaafiyeti dikkate aldığımızda bütün propaganda araçlarına rağmen, bu bütünlüğü sağlama konusunda ciddi zaaflar taşımaktadır. İklim senaryoları, yapay zekâ üzerinden üretilecek aldatıcı pozisyonlar, ya da hipnoz yeteneği sağlayan kültürel şoklarla yapılacak hamleler de yetersiz kalmaktadır. Bu noktada yeniden düşünce ve eylem bütünlüğünü sağlayacak yeni bir oluşuma ve olguya ihtiyaç olduğu bedihidir. İşte bu durumu işaret eden ve bütün dünyayı ikaz eden bir olgu önümüzde durmaktadır. Gazze meselesi, 7 Ekim Aksa Tufanı ile başlayan süreç ilahi bir ikaz olarak insanlığın önünde durmaktadır. Bir avuç mümin, dünya müstekbirlerine ve bir azınlık iktidarlığına karşı direnmiş, direnmekle birlikte dünyadaki vicdan sahibi insanları da yanına çekmiştir. Bütün propaganda araçlarına rağmen…

Bu temel gerçeklik üzerinden yeryüzünde hala düşünce ve eylem arasındaki bağı güçlendirecek ve bütünlüğünü sağlayacak yegâne sistemin İslam ve onun müntesipleri olan Müslümanlar olduğunu hatırlamak çözüm noktasındaki ilk adımdır. Bu hatırlama ile İslam gibi temel bir dinin ve onun sağlayacağı epistemik/bilgi sisteminin yeni bir çıkış ve dünyaya yeni bir yol göstericilik vasfı üzerinden yeni bir dünyanın kurulması sağlanabilir.

Okuyup düşünen her insanın gördüğü manzara; ülkeler, birbirlerine yakın olanlar, birlikte hareket etmenin imkânları üzerine görüşüp durmaktadırlar. Çünkü eğer, kendi bütünlüklerini sağlama konusunda zaaf gösterirlerse, bölünüp parçalanacaklarını bilmektedirler. İşte bu noktada bütün bir insanlığı kuşatacak bir bakışın İslami temel prensipleri yeniden gündeme taşınmalı ve ona göre yeni bir çıkış yolu hazırlığı düşünsel ve eylemsel planda gerçekleştirilmelidir. Yoksa sonu hezimet olan bir insanlık sonuna hazır olmayı kabullenmemiz sağlanacaktır.

Bu noktada insanların kendi benmerkezci yaklaşımın aynı zamanda kendilerini rahat bir şekilde bir yöne doğru kanalize edebilmeye imkân sağladığını da insanlara gösterecek bir çalışma temel bir şart olarak öne çıkarılmalıdır. Çünkü insanlar bir yöne kanalize edilebilmeleri için onları ikna etmeleri gerekmektedir. Bu benmerkezci yaklaşım ile insanların birbirleri ile ne yapacaklarını konuşamamaları demek, kendilerine sunulan şeye razı olmaları anlamına geleceği de bilinmelidir. O yüzden insanların birbirleri ile birlikte var olmaları gerektiği konusunda bir açıklığa sahip olmalarını sağlayacak bir zemine ihtiyaç vardır. Bu çerçeve içinde birlikte yaşama ve birlikte var olma zemininin kurulmasını sağlayacak bir teorik zemine ve düşünce gücüne ihtiyaç vardır. Bunu eyleme dönüştürecek bir alt yapıya ve bu alt yapıyı kuracak bir örnekliğe de muhtaç olunduğu bilinmelidir. İşte bu noktada Türkiye ve diğer müslüman ülkelere daha büyük bir sorumluluk düşmektedir.

Bu kaotik zeminin büyük bir yıkıma neden olmaması için Doğu ve Batı insanlarının ortak bir değer merkezliliğinde bir araya gelmeleri elzem olmaktadır. Bu noktada Türkiye olarak öne çıkartılan iç barış, bölgesel barış ve bütün farklılıkların ortak paydada bütünleşmeleri çağrısı, tarihi bir öneme ve büyük bir elzemliliğe sahiptir. Ama bu noktada mezhep paydaşlığı altındaki çatışmalar, ülkeler arasındaki ulus devlet çıkarları bağlamındaki çatışmalar ve en önemlisi kendi çıkarlarını diğer ülkelerin çıkarlarından üstün gören yaklaşım, sonu hızlandıracaktır. Bu meselenin insanlar arasında konuşulması, çalışılması, birinin yıkımının her kesin yıkımı olacağı bakışının netleştirilmesi, birlikte var olmanın tek seçenek olarak durduğunu anlaması, idrak etmesi ve gerekliliğini kabullenmesi şarttır.

İslam, insanları dünyada silm/barışa davet etmektedir. Bütün farklılıklarına rağmen, ortak paydada buluşmak, birlikte yaşamak ve haklara riayet ederek, varlık alanını barış alanına dönüştürmek ilahi bir emir ve fermandır. Her müslüman bunu gerçekleştirmek için gereken adımları atmayı iman etmenin sorumluluğu olarak görmelidir. Bu müslüman, zengin, fakir, iktidar, tüccar, bilim insanı veya bilgin olarak varlık sahasında görünür olabilir, bir şey değişmemelidir, sorumlulukları aynıdır.

Son söz olarak Türkiye eğer dünya liderliğine oynuyorsa ki öyle görünüyor. Buna uygun hareket edeceğim derken, birçok sorunu halı altına süpürdüğünü de gözlemliyoruz. İlk ve en önemli şartı; içerde bütünlüğü sağlamak ki bu bütünlüğün düşünsel boyuttan ayrı olduğunu düşünmemek gerekir. İçerdeki parçalanmışlığı, zihni parçalanmışlığı, aşmak ve yeni bir birliğin sağlanması açısından ileri adım olarak atılması gereken adım; İslam düşüncesi üzerinden bu bütünlüğü sağlayacak yeterli bir ilkeler bütününü hayatın bütün alanlarına taşımak ve bunu gündemleştirerek halkın birlikteliğini sağlamaya çalışmak olmalıdır. Bunu yaparken, ahlaki zemini kollamak, güçlendirmek ve asla aldanışa pirim vermemek asli bir özellik olmalıdır. Sosyal medya ve televizyonlarda bu meselenin gündeme taşınması sağlanmalı ve bu bütünlüğü sağlayacak insanların halkla bütünleşmesi öne çıkarılmalıdır. Kişisel tercihler yerine toplumsal öncelikler öne alınmalı ve ‘Kişi’ iktidarından ‘Değer’ iktidarına geçiş sağlanmalıdır.  İşte o zaman bu ‘Kaotik’ zemin bir ‘Düzen’e geçiş için terk edilmeyi hak edecektir.