Modernite ve Gelenek Kıskacında İslami Şahsiyet İnşası: Özgürlük, Sorumluluk ve “Aziz” Olma Bilinci…

 

Giriş: Modernite ve Gelenek Arasında Bireyin Ontolojik Çıkmazı…

İnsanoğlunun yeryüzündeki varoluş serüveni, içinde bulunduğu toplumsal yapılarla kurduğu dinamik ve kimi zaman gerilimli ilişki üzerinden şekillenmektedir. Çağdaş dünyada birey, iki devasa yapısal dalganın; yani modernite ve geleneğin arasında ontolojik bir sıkışmışlık yaşamaktadır. Modernite, bireyi rasyonalite ve bireysellik iddialarıyla kuşatırken; gelenek, tarihsel süreklilik ve kolektif aidiyet mekanizmalarıyla onu çevrelemektedir. Ancak her iki yapının da birey üzerindeki etkileri derinlemesine analiz edildiğinde, insanın “fıtri doğasının” ve “ontolojik bütünlüğünün” bu süreçte ciddi bir erozyona uğradığı gözlemlenmektedir.

Modern yapı, anlamı hayatın merkezinden çekip çıkardığında oluşan boşluğu, seküler bir hukuksal belirlenim ve radikal bir bencillikle doldurmaktadır. Bu durum, bireyin diğer insanlarla olan bağını yalnızca “çıkar” ve “yasal zorunluluk” zeminine indirger. Öte yandan geleneksel yapı, toplumsal düzeni örf ve adetler üzerinden sağlarken, bireyi “büyüklerin” (baba, şeyh, aşiret reisi vb.) mutlak otoritesi altında nesneleştirerek karakter gelişimine vurduğu ketle bir “karakter krizi” doğurmaktadır. Her iki sistemde de ortak olan temel sorun, anlam yitimidir. Anlamın olmadığı yerde insanın şahsiyet inşası, ya modernitenin “egoizm” girdabına ya da geleneğin “tahakküm” duvarına çarpmaktadır. İslami şahsiyet inşası ise tam bu noktada, vahiy ve nübüvvet eksenli bir “anlam” dünyası önererek bireyi her iki kıskaçtan da kurtarmayı hedefleyen bir özgürleşme manifestosu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Modern İlişki Biçimleri: Anlam Yitimi ve Bencilliğin Kurumsallaşması…

Modern toplumsal yapının en belirgin patolojisi, bireyin varoluşsal merkezine “anlamı” değil, “ben”i yerleştirmesidir. Anlam hayatın içinden çıkarıldığında, bu boşluğu doldurmaya en aday duygu bencilliktir. Modernite, anlamın yerine ikame ettiği bu ben-merkezci yaklaşımla, insan ilişkilerini tamamen araçsal bir boyuta taşımıştır.

Modernite’de bencilliğin yükselişi, ailenin ve diğer fıtri kurumların tam anlamıyla kurumsallaşmasını imkânsız hale getirir. Zira bir yapının kurum olabilmesi için bireysel arzuların ötesinde, ortak bir anlam ve değerler manzumesine dayanması gerekir. Modern bireyde ise “her şey benimle başlar, benimle biter ve benim çıkarım için olmalı” düşüncesi hâkimdir. Bu ontolojik tecrit, dostluk ve düşmanlık gibi kadim kavramları dahi seküler bir “karar-zarar” terazisine hapseder. Çıkarın bittiği yerde dostluğun sona ermesi, modernitenin ilişkisel ağındaki kırılganlığın en somut tezahürüdür.

Modern ilişkilerin yapısal özellikleri şu temel sütunlar üzerinde yükselmektedir:

Bencillik (Egoizm) ve Ontolojik Yalnızlık: Birey, kendi çıkarını tüm ahlaki normların üstünde bir “kutsal” olarak konumlandırır.

Hukuk ve Devlet Odaklı Belirlenim: Modern dünyada fıtri ahlakın ve vicdanın yerini devletin koyduğu hukuk kuralları almıştır. Aile içi ilişkiler dahi, sevgi ve merhamet zemininden ziyade, hukuki yaptırımlar üzerinden düzenlenmeye çalışılır.

İlişkilerin Araçsallaşması: Diğer insanlar, bireyin kendi hedeflerine ulaşmasında birer basamak veya engel olarak görülür.

Kurumsallaşma Krizi: Bencilliğin bu denli baskın olması, manevi bir bütünlük arz etmesi gereken aile yapısını, sadece aynı evi paylaşan ve hukuken bir arada duran bireyler yığınına dönüştürür.

Geleneksel Yapıdaki Tahakküm ve Özgürlük Engelleri…

Geleneksel yapı, her ne kadar modernitenin bencilliğine bir alternatif gibi görünse de, kendi içinde bireyin karakter inşasını sekteye uğratan ciddi tıkanıklıklar barındırmaktadır. Bu yapıda toplumsal düzen, örf ve adetlerin mutlak otoritesi üzerinden sağlanır. Ancak bu durum, bireyin “şahsiyet sahibi bir ferd” olmasından ziyade, mevcut şartlara bağımlı bir “figür” olarak kalmasına neden olur.

Geleneksel yapıdaki en büyük problem, otoritenin kişiselleşmesidir. “Baba, şeyh, aşiret reisi” gibi figürler, bireyin hür iradesi üzerinde bir gölge gibi durur. Bu reisler tarafından belirlenen sınırlar, diğer insanların ferdi hürriyetlerini ellerinden almaktadır. İnsanlar, içine doğdukları şartlarla ve bu şartlara olan bağımlılıklarıyla iş yürüttükleri sürece, kendi özgün karakterlerini geliştiremezler. Bu durum, “mürit” veya “tebaa” mantığının karakterin önüne geçmesine, dolayısıyla kişinin kendi eylemlerinin sorumluluğunu üstlenen bağımsız bir irade geliştirememesine yol açar. Geleneksel yapıdaki tahakküm, bireyi modernitenin bencilliğinden koruyor gibi görünse de, onu bir başka esarete; “irade teslimiyetine” sürükleyerek karakter gelişimini dondurmaktadır.

İslam’ın Anlam Arayışı: Ferdi Sorumluluk ve Gerçek Hürriyet…

İslam, modernite ve geleneğin bireyi nesneleştiren yaklaşımlarına karşı, “anlam” kavramını yeniden merkeze alır. Bu anlam, bireyin kendi varoluşunu Allah ile kurduğu doğrudan bağ üzerinden tanımlamasıdır. İslam’ın şahsiyet inşasındaki temel devrimi, “ferdi sorumluluk” ilkesidir. Her birey, kendi kararlarından, eylemlerinden ve yönelimlerinden doğrudan Allah’a karşı sorumludur. Bu sorumluluk bilinci, bireye beşeri olan tüm otoriteler (ister modern devlet, ister geleneksel reis olsun) karşısında sarsılmaz bir hürriyet bahşeder.

Şahsiyetin inşası, Allah’ın “emir ve nehiyleri” (yapılması gerekenler ve yasaklar) ile belirlenen bir çerçeve içinde gerçekleşir. Bu emir ve nehiylere ittiba etmek, bireye karakteristik bir disiplin kazandırır. Bu disiplin, modernitenin savurduğu bencillikten ve geleneğin dayattığı körü körüne itaatten bir kaçış rampasıdır. Allah’a kul olan birey, başka hiçbir gücün karşısında diz çökmeme onurunu (Aziz olma vasfını) bu yolla kazanır. Bu noktada özgürlük, “başıboşluk” değil; doğru olanı, ilahi rızaya uygun olanı seçebilme iradesidir. Şahsiyet, bu seçimin sürekliliği ile kemale erer.

Zorunlu İlişkilerde Sınırlar ve Tahakküm Karşıtlığı…

İnsan hayatı, kaçınılmaz olarak bazı “zorunlu ilişkiler” üzerine kuruludur. Bu ilişkiler fıtri (anne, baba, akraba) olabileceği gibi, bir sözleşmeye dayalı (işveren-işçi, devlet-memur) da olabilir. İslam, bu zorunlu ilişkilerin hiçbirinin bir “tahakküm” aracına dönüşmesine müsaade etmez. İnsanın hür yaratıldığı ve hiç kimsenin bir başkası üzerinde mutlak bir otorite veya tanrısal bir güç kuramayacağı ilkesi esastır.

Bu dengenin en hassas noktası aile içi ilişkilerde, özellikle de anne-baba hukukunda görülür. Kur’an’ın “anne-babaya öf bile dememe” emri, onların varlık vesilemiz olmasından kaynaklanan derin bir saygı ve fıtri bir borçluluk ifade eder. Ancak bu saygı, ilahi sınırların çiğnenmesi noktasında mutlak bir itaate dönüşmez. Eğer anne-baba veya herhangi bir otorite; zulme, günaha, isyana veya ilahi rızanın hilafına bir eyleme çağırıyorsa, orada “hayır” diyebilmek, mümin şahsiyetinin en bariz vasfıdır.

Peygamberlerin hayatları bu “şahsiyetli duruşun” ve “sınır çizme” gerekliliğinin örnekleriyle doludur:

Hz. Nuh: İnkâr yolunu seçen oğlunu, fıtri bağına rağmen geride bırakmak zorunda kalmıştır.

Hz. Lut: Zulme ve inkâra ortak olan karısı ile yolunu ayırmıştır.

Hz. İbrahim: Babasının putperest ve zalim tutumu karşısında, ona karşı saygısını yitirmeden ama inancından asla taviz vermeyerek kendi yolunu çizmiştir.

Bu örnekler, Allah’a giden yolda O’nunla olmayı istemeyenlerin, kim olurlarsa olsunlar şahsiyet sahibi bir müminin yörüngesini belirleyemeyeceğini gösterir. Her insan kendi sorumluluğunu yüklenerek yeryüzüne gelmiştir; kimse bir başkasının günahının kefili olamaz.

Mubah Alan ve Karakterin İki Temel Sütunu: “Aziz” ve “Selam”…

İslami hayat tasavvurunda “mubah alan”, emir ve yasakların ötesindeki geniş ve serbest hareket alanıdır. Bu alan, sadece bir “serbestlik” bölgesi değil, aksine insanın ahlaki karakterini geliştirdiği, dinamikleştirdiği ve kendi iradesiyle ilahi rızayı aradığı asıl imtihan sahasıdır. Şahsiyet, bu mubah alanda yapılan “feragatler” ve “tercihlerle” şekillenir. Bu karakter inşasının iki temel taşı “Aziz” ve “Selam” kavramlarıdır.

Kavramın Ontolojik Anlamı Şahsiyetteki Tezahürü…

 Aziz: İzzet sahibi, dış etkilere kapalı, manipüle edilemez ve onurlu olma hali.

Beklentisiz hareket etme, kimsenin tahakkümüne girmeme, sadece Allah’a muhtaç olma bilinci.

Selam: Barış, esenlik, ilişkinin negatifliğe ve çatışmaya dönüşmeme garantisi.

Çatışmacı olmayan ama ilkeli duran, sosyal ilişkilerde yapıcı ve barışçıl bir tutumu içermektedir.

Aziz olmak, kişinin iç dünyasını ve onurunu dış dünyanın (modernitenin çıkar odaklılığının veya geleneğin baskısının) istilasından koruyan bir zırhtır. Aziz olan adam, bir yardım yaparken karşılık beklemez; bir yardım aldığında ise bunu Allah’ın bir lütfü (inayeti) olarak görür. Ama bu yardımı bir minnet borcuna veya irade teslimiyetine dönüştürmez. Selam ise, bu vakur duruşun topluma yansıyan barışçıl yüzüdür. Mümin, kendi şahsiyetini korurken toplumla olan bağını “selamet” üzere kurar; çatışma peşinde koşmaz ama ilkelerinden de bir “pazarlık” unsuru olarak vazgeçmez.

 “Beklentisizlik” İlkesi, Yardımlaşma ve İlahi Rıza…

İslami şahsiyetin en üstün makamı, yapılan her eylemi “beklentisizlik” esasına göre icra etmektir. Bu, Allah’ın mahlûkatına olan karşılıksız inayetiyle ahlaklanmaktır. İnsan, bir işi başkasının takdiri, onayı veya bir menfaat beklentisiyle yaptığında, “Aziz” olma vasfını yitirerek o beklentinin kölesi haline gelir. Ancak bu beklentisizlik, ölçüsüz bir cömertlik değil, ilahi sınırlara riayet eden bir basirettir. Yardımlaşmanın sınırı “iyilik ve takva” üzerinedir. Yapılan yardım eğer bir günaha, zulme, harama (içki, kumar, haksızlık vb.) aracılık ediyorsa, o yardımı kesmek bir zorunluluktur. “O ne yaparsa yapsın, ben beklentisizce yardım ederim” anlayışı, İslami değil, batıl bir tutumdur. Mümin, yardımıyla bir başkasının günaha girmesine imkân tanımamalıdır. Ekmek ihtiyacı olanın ekmeği karşılanır (çünkü ekmek helaldir), ancak bu kaynak zulmün veya haramın yakıtı yapılacaksa, orada dur denilmelidir. Yardımlaşmada öncelik sırası da en yakından (aile, akraba) başlayarak halkalar halinde genişleyen bir sorumluluk ahlakını gerektirir.

Sonuç: Müslüman Şahsiyetinin İnşası ve Kurtuluş Reçetesi…

Modernitenin parçalayıcı bencilliği ile geleneğin boğucu tahakkümü arasında sıkışan insanlık için çıkış yolu, “vahiy ve nübüvvet” çerçevesinde inşa edilen sağlam bir şahsiyettir. Bu şahsiyet, ne modern dünyanın “çıkar maksimizasyonu” yapan bir robotudur ne de geleneğin “kör itaat” içindeki bir nesnesidir.

Kurtuluş reçetesi, bireyin kendi ferdiyetini Allah rızası ekseninde yeniden tanımlamasında yatar. Şahsiyetin inşası, Allah’ın inayetine (lütfuna) her an muhtaç olduğunu bilmek ancak bu inayeti dünyevi bir beklenti ve pazarlık aracı haline getirmeyerek “Aziz” kalabilmektir. Allah’ın rızasını her türlü beşeri rızanın üstünde tutan birey, yeryüzünde kimsenin tahakkümü altına girmez ve ilişkilerini “selamet” üzere yürütür.

Müslüman şahsiyeti; emir ve nehiylere ittiba ederek sınırlarını çizen, mubah alanda ahlaki erdemleriyle yükselen ve yaptığı her şeyi karşılıksız bir sevdayla “Allah için” yapan şahsiyettir. Bu yürüyüşün sonunda, modernitenin ontolojik yalnızlığı ve geleneğin toplumsal prangaları aşılır. Nihai hedef, dünyada “Aziz” bir ömür sürmek ve bu izzetli yürüyüşün sonunda gerçek “selamete” ermektir. Unutulmamalıdır ki; aziz olmanın sonu selamet, selamet ise müminin asıl vatanıdır.

Abdülaziz TANTİK
Düşünür-Yazar