SİYASET-İ ÂDİLE

İnsanın adalet vasfı tevhidi bilinci ve davranışlarıyla doğru orantılıdır. Bu bilgileri iyi anlarsak uluslararası güç odaklarından ve kâfirlerden adalet beklememeyi de kavramış oluruz. Çünkü siyasal hâkimiyetini dünya ölçeğinde kaybeden Müslümanlar son yüz yılda batılılardan ve onların kurumlarından adalet beklemek gibi bir yanlışa düştüler. Bu beyhude bekleyişin yerine dünya siyasetinde belirleyici olmayı başarsalar ve adaleti içten dışa doğru insanlığın gündemine taşıyabilselerdi daha iyi olurdu.
Adaletin diğer anlamları ise şunlardır:
1-Doğruluk, eşitlik, denklik, aşırılıktan uzak ve dengeli olma, her şeye hakkını vermek.
2-Bir işi yerli yerine koyma, hak sahibine hakkını verme, hak ve hukuka uygunluk. Her şeyin olması gerektiği yerde bulunması, insaf. Konuyla ilgili Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Ahlaksızlığı, çirkin şeyleri ve azgınlığı yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.[1]
3-Dinen zararlı olan şeylerden kaçınmak suretiyle hak olan yolda dosdoğru bir biçimde devam etmek.
4-Kanunları eşitlik ilkesine göre uygulama, herkesin kanun karşısında eşit tutulmasını sağlamak. Konuyla ilgili ayet şöyledir: “Allah, size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle karar vermenizi emreder…”[2]
5-Dengeli bir kişilik ve ahlaka sahip olma, aşırılıktan uzaklaşıp her şeye hakkını vermek.
6-Allah’ın yaratmış olduğu evrende onun istekleri doğrultusunda hareket etmek.
7-Haklıya hakkını verip suçluyu da işlediği suça denk bir ceza ile cezalandırma.[3]
Yüce Allah’ın esmasından olan el-Adl, Rabbimizin her şeyi bir hikmete binaen yerli yerine koymasını, yaratma ve emir alanını zatına tahsis etmesini, tasarruf hakkının mutlak anlamda Kedinde olmasını, yarattığı varlıkları en kâmil biçimde terbiye etmesini, makro ve mikro âlem için her türlü kuralı hakça koymasını ve hiçbir varlığı başıboş ve amaçsız yaratmamasını ifade eder. Rabbimizin bu isminden her insanın gerekli payı alması gerekir. Alınan bu pay gereğince her varlığın hakkını vermek esastır. Konuyu biraz daha el-Adl ismi çerçevesinde açarsak şunları söyleyebiliriz: el-Adl; mutlak adalet sahibi, aşırılığa yönelmeyen. Her şeyi yerli yerince yaratan; bir şeyi konulması gereken yere koyan. Zulümden uzak olan ve hak sahiplerine haklarını veren demektir. Adl’in tersi zulümdür. Allah Teâlâ hakkında muhaldir. Allah’a zulüm isnat etmek mutlak küfürdür. Allah Teâlâ hiçbir varlığa zerre kadar zulüm etmez. Zalimin hasmıdır. Belki mühlet verir ama tutunca da iflah ettirmez.
İnsanlar tevhidi kabul edip hakkâ Müslüman olurlar, hayatlarına vahiyle anlam verirler, kendileri başta olmak üzere her hak sahibine haklarını teslim ederler, ibadetlerini sünnete uygun biçimde yaparlar, hükmettikleri zaman Allah’ın ahkâmıyla karar verirler, mahkemelerde vahiyle hareket ederler, emanete liyakatli kişileri bulurlar, tağutun kararlarından uzak dururlar ve beşeri ideolojileri inkâr ederlerse Allah Teâlâ’nın el-Adl isminden gerekli nasibi almış olurlar. Vahyin egemen olduğu siyasa ve yerler adalet yurdudur. Bu yaklaşıma göre, adil siyasanın ve adalet yurdunun kurulması için çalışmak da kulun el-Adl isminden aldığı nasiple doğru orantılıdır. El-Adl isminden payını alan şuurlu bir Müslüman, kendini dünya sisteminin kurguladığı sağ-sol yapılanmasında heba etmez. Bu oyunun Müslümanlara bir yörünge tayin edilerek kontrol için kurgulandığını bilir. O her zaman “hepten” yanadır. Bardağın boş tarafından bakar ve asla kandırılamaz. Her Müslüman el-Adl isminden yeterince nasiplenmeli ama yöneticiler, ordu komutanları, hâkimler, kadılar, aile reisleri; velayet makamındakiler daha da çok nasip almalıdırlar. Adalet sahibi kimseler zulüm endişesiyle hayatı daha titiz anlamlandırırlar; karıncayı bile incitmekten korkarlar. El-Adl ismiyle hayatını anlamlandıran bir Müslüman büyük günah asla işlemez, küçüklerinde ısrar etmez, harama düşerim endişesiyle mubahlara bile mesafeli yaklaşır. Adaletin tahakkuku için cihadı ve türlerini farz-ı ayın bilinciyle ilkeli bir şekilde devam ettirir. Başına gelenlerin Allah’ın adaletinin tecellisi olduğunu bildiği için asla şikayet etmez ve sızlanmaz.
İnsan, Rabbinin, Kitabının, Peygamberinin, anne-babasının, eşinin, çocuklarının, bütün insanların, hayvanların ve eşyanın hakkını vahye göre teslim ederse ancak Allah’ın el-Adl, isminden payını almış olur. Her insan için şart olan adalet siyaset adamları için daha da bir önem arz eder. Yukarıda geçen tanımlar çerçevesinde siyasiler için adaleti şöyle anlamlandırabiliriz. Yöneticiler tevhidi düşünürler, farzlara riayet ederler, haramlardan kaçınırlar, mekruhlarda ısrar etmezler, kararlarını Kur’an ve Sünnet çerçevesinde verirler, davalarda hak ile batılı birbirinden ayırırlar, nefislerine ve hevalarına uymazlar, işlerini istişare ile hallederler, dağıtımda hukuka riayet ederler ve tiranlaşmazlarsa adalet vasfıyla donanmış olurlar. Bu üstün niteliklerle donanmak için an içerisinde vahiy bilinciyle hareket etmek şarttır. Hatta kelam ilminde adaletin şöyle bir tanımı vardır: Allah’ın yarattığı evrende O’nun iradesine göre hareket etmektir. Buna göre, âdil insan ilahi iradeye uygun hareket edendir. Hayatında vahyi hesaba katmayan insanın adaletinden bahsedilemez. Bu tanımlamalar hem tarihi hem de kendimizi sorgulamayı gerektirir. Şayet hamasi davranmayacak olur ve bu tanım çerçevesinde âdil siyaset değerlendirmesi yaparsak, birçok uygulamanın tevhidden dayanak almadığı için adaletli olmadığını söyleyebiliriz. Nice âdil diye tanıtılan zevatın da zalim olduğunu görürüz. Ama şûrasını unutmayalım ki Allah Teâlâ’nın el-Adl isminden gerekli payı alıp içselleştiren bir kimsenin adaletten ayrılması mümkün değildir. Sorun yine marifetullah sorunudur. Allah’ı hakkıyla bilen bir yöneticinin marifetiyle, adaletli idaresi arasında doğru bir orantı vardır.
[1] Nahl 16/90
[2] Nisa 4/58
[3] Dini Terimler Sözlüğü, M.E.B. Komisyon, 2009, Ankara, s. 4.

