TEKLİF VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ; AĞULU AŞI YEMEK İSTEYENLER İÇİN

Hz. Peygamber’in İslâm davasını hâkim kılmadaki başarısının birçok etkenleri olmakla beraber bunlardan en önemlilerinden biri de insanların sorunlarına çözümler sunmasıdır. Bir hareketi ütopik olmaktan kurtaracak olan sorunlara çözüm bulma eylemi aynı zamanda ulema merkezli bir yapının da oluşmasını sağlar. Hz. Peygamber bunları başardığı gibi âlim sahabileri önderlik makamına getirmek suretiyle gelecek olan ümmetlerine de gerekli mesajı vermiştir.

 

Günümüzde rabbani ulemanın olmayışı, tolumun din eğitiminin yetersizliği, akademik çalışma yapanların sorunları çözmekten ziyade sorunlar üretmeleri, toplumsal güveni ve sempatiyi kaybetmeleri, siyasetin yönetiminin aydınlarda ve teknisyenlerde olması ülkemizde İslâmi bir hareketin doğuşunu engelleyen faktörlerden bazılarıdır. Hâlbuki İslâm’ın doğuşundan inkişaf dönemine kadarki tarihini incelersek görürüz ki İslâm çözümdür. Mekke’de mekkî çözüm, Medine’de medenî çözümdür. Fıkhın sonraki dönemlerini incelersek, fâkihlerimizin değil pratik olaylara farazi meselelere bile çözümler sunduklarına şahitlik ederiz. İşte o dönem âlimlerini inandırıcı kılan ve İslâm’ın yayılmasının önünü açan hikmet de budur.

 

Günümüzde ise Müslümanların sorunlarına; “Bu sorunları İslâm toplumu üretmedi” diye yabancı kalındığı gibi; İçtihat kapısı kapanmıştır anlayışıyla da ilgi duyulmamaktadır. Temelinde iyi niyet olsa da bu korkak ve ilgisiz yaklaşım, Müslümanların çocuklarını ideolojik düşüncelerin kucağına itmiştir. Bu çarpık anlayış, Müslümanları yaşadıkları topraklara yabancılaştırmıştır. İdeolojiler bu çarpık anlayış nedeniyle dinleştirilmiştir. Akademik camia ise İslâmi çözüm yerine genelde dünya sisteminin verilerine teslim olmayı tercih etmiştir. Yeni bir şey söyleyemedikleri gibi, Müslümanların siyasi, iktisadi, hukuki, ahlaki ve eğitim alanlarıyla ilgili meselelerine deva mahiyetinde herhangi bir proje de ortaya koyamamışlardır. Üzerinde durulup doktora çalışması gereken bir husus; akademik çalışma yapanlarımızın hiçbir orijinal söylemi yoktur. Ya Mutezilenin, Haricilerin veya sünni gelenek içerisinde şaz olan görüşlerin tekrarı yapılmış veya batılılar tarafından iğva edilmiş hastalıklı kişilerin yahut oryantalistlerin fikirleri güncellenmiştir. Bizim ilahiyatçılarımızın cesaretleri hadım edilmiştir. Dine bile batılı bir pencereden bakmayı şiar edinip İslâm’ın en temel farzlarından olan cihadı literatürlerinden çıkararak emperyalizme dolaylı hizmet vermişlerdir.

Fildişi kulelerde artistik tartışmalarla Müslümanların sorunları çözülmez. Kur’an ve sünnet merkezli yapılan projeler topluma deklare edilip İslâm gündeme taşınmadıkça da mesafe almak mümkün değildir. Biz bu ifadeleri İslâm’ı kendisine dert edinenler için açtık; İslâmî bir derdi olmayanlar için söyleyecek bir şeyimiz yoktur.

 

Buraya kadar yazdıklarımızı toparlarsak, Müslümanların bu hale gelmelerinin; kendi meselelerine bile çözümler üretemeyişlerinin bazı nedenleri şunlardır:

 

a-Müslümanların, içtihat kapısının kapandığı şeklindeki önermeyi yanlış anlamaları ve bu yanlış algıyı evrenselleştirmeleri. Bu önerme ehliyetsiz ve liyakatsiz kişilerin din hakkında bir söz söylemelerini ellerinden almak için söylenmiş haklı bir yargıdır. Buna karşın; “İçtihat kapısı açıktır veya ehliyetli ulema isterlerse bireysel veya kolektif içtihatla Müslümanların sorunlarını çözebilir” anlayışını bazıları yeni bir din icat etmek şeklinde anlamışlardır. Sonuçta Rabbani ulema işlevsiz kalmış ve Müslümanların sorunları birikmiştir. Hayat boşluk kabul etmediği için birçok genç, sorunların çözümünü ideolojilerde aramışlar ve dinlerini parçalamışlardır. Daha açık bir söylemle, imanlarına şirk karıştırmışlardır.[1]

 

b-İslâm toplumlarının genelinde mektebi anlamda bir İslâmi hareketin olmayışı, hayata dinle anlam verilmesini ve bu bağlamda meselelerin İslâm’a göre çözüme kavuşturulmasına mani olmuştur. Burada şu gerçeği vurgulamak gerekir; ülkemizdeki hiçbir siyasi oluşum bir ulema hareketi değildir. Bundan dolayı da Müslümanların sorunlarını vahiy merkezli çözmek diye bir dertleri yoktur.

 

c-Müslümanların yaşadığı ülkelerdeki laik-seküler hukuk sistemi böyle bir çalışmaya fırsat vermemiş ve Müslümanları engellemiştir. Hukuk ve iktisat fakülteleri dâhil olmak üzere ülkemizin yüksekokulları batılı hukuk sistemlerine ve iktisat felsefelerine gereğinden fazla yer verirlerken, İslâm hukuna ve iktisadına yer vermemişlerdir. Teorik anlamda bile İslâm’a yeterince yer vermeyen resmi ideolojinin kurumları, Müslümanların İslâmî kurumlar oluşturmasına asla müsaade etmemişlerdir. Böylece din ritüllere indirgenip Müslümanların ruhbanlaştırılması arzu edilmiştir.

 

d-Farklı İslâm toplumlarındaki hareketleri örnek alan ve yerelleşemeyen yeni yapılanmalar, olaylara dinden çözüm bulmayı gündemlerine taşıyamayıp kısır çekişmeleri tercih etmişlerdir. Dini egemen konuma getirmek için yöntem arayışları veya okumaları metodik olmayınca kısır çekişmeleri artırmış; herkes kendi görüşünü mutlaklaştırarak ihtilaflar çoğaltılmıştır.

 

e-Müslüman toplumlardaki İslâmî yapılanmaların önderlik kadroları daha çok aydınlardan ve teknik elemanlardan oluşmuştur. Bu kimseler, ya bilgisizliklerinden çözüm bekleyen konuları gündeme almamışlardır; ya da bu konular ehliyetli insanlar tarafından çözülecek olursa kendileri önderlik makamlarından düşerler endişesiyle veya hasetlerinden dolayı sorunların çözülmesini itememişlerdir. Neticede Müslümanlar hayatın öznesi olamamışlar ve kâfirlerin gündemiyle sürekli oyalanmışlardır. Bugün bile en çok konuşulan, siyasi konular olmasına rağmen Müslümanların alternatif siyasetle ilgili hiçbir uygulanabilir projelerinin olmayışı üzüntü duyulması gereken bir durumdur. Eğer bu saha boş kalacak olursa, modern yaklaşımlar boşlukları doldurur ve Müslümanlar kolayca dünya sisteminin bir parçası olurlar.

 

f-Müslüman gençlerin okuduğu bazı davet önderleri de – en azından bizim ülkemizde – çözümsüzlüğe ve ütopik siyasete zemin hazırlamıştır. Burada hatalı olan davet öncüleri değil; anlama sorunu olan ve İslâmî ilimlerin usûlünü kavrayamayan kimselerdir. Üzülerek belirtelim ki ülkemizde davet ve tebliğ çalışmaları özgün bir kürsüye dönüşmemiştir. Davet ve tebliğ okuryazarlığı inşa edilmemiştir. Bu konuda tek bir sivil adım atılmamıştır.

 

Sorunlarımızın ve çözüm üretemeyişimizin nedenleri bunlar olduğuna göre, dini hassasiyeti olan ilim adamlarımızın bu konularda acil çözümler üretmeleri elzemdir. Aksi halde, hayat boşluk kabul etmez ve birileri cahilce de olsa çözüm(!) üretir. Durumun böyle olabileceğini bilen Peygamber Efendimiz bizlere uyarı mahiyetinde şu evrensel çağrıyı yapmıştır: “Allah Teâlâ verdiği ilmi insanlardan söküp almaz. Fakat âlimler öldüğü zaman ilimde onlarla beraber gider. Öyle ki toplumda hiç âlim kalmaz. İnsanlar bu ortamda cahil kimseleri önder edinirler ve meselelerinin çözümlerini onlara sorarlar. Bu cahil kişiler bilgisizce fetvalar verirler; sonunda hem kendileri sapkınlaşırlar, hem de insanları istikametten saptırırlar.”[2]

 

 

[1] Bak: Enam 6/82

[2] Abdürrezzak, Musannef, Had.no: 20477, c.XI, s.256; Ahmed, Müsned, c.II, s.162