Geleceğin Şifresi: Küresel Siyasette Büyük Sekülerleşme

Dünya tarihinin derin sularında yol alan her büyük güç, kaçınılmaz bir döngünün pençesinde, kendi zirvesinden inişine doğru ilerleyen doğal bir gelişim grafiği çizer. Bu tarihsel devinim, başlangıçta adalete, kurumlara ve ahlaki bir üstünlük iddiasına dayalı olarak yükselen yapıların, zamanla bu manevi ve hukuki sütunların aşınmasıyla yerini safi maddi çıkarlara ve ekonomik pragmatizme bırakmasıyla sonuçlanır.
Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri merkezli kurallara dayalı uluslararası düzenin yaşadığı sarsıntı, tam da bu tarihsel ömür beklentisinin sınırlarına dayandığımızı göstermektedir. 19. yüzyılın başındaki doktrinlerle tohumları atılan ve I. Dünya Savaşı’nın ardından mutlak bir hegemonya olarak kristalleşen bu yapı, uzun süre “güvenilir bir adalet sistemi” ve “evrensel değerler” imajıyla ayakta kaldı. Ancak finansal karşılıklı bağımlılığın ve jeopolitik çok kutupluluğun damga vurduğu bu yeni çağda, adaletin yerini ekonomik kaldıraç, ahlaki otoritenin yerini ise stratejik pragmatizm almıştır. Bu dönüşüm, sadece bir gücün gerileyip diğerinin yükselmesi değil, uluslararası ilişkilerin temel felsefesinin ideolojik ve dini eksenlerden tamamen sıyrılarak seküler, ticari ve teknik bir zemine kaymasıdır.
Yeni dünya düzeninin en belirgin karakteri, binlerce yıllık dini, etnik veya ideolojik bloklaşmaların önemini yitirmesidir. Artık devletler birbirlerine “kim olduklarına” veya “neye inandıklarına” göre değil, “ne ürettiklerine” ve “neye ihtiyaç duyduklarına” göre yaklaşmaktadır. Bu süreçte ortaya çıkan paralel yapılar, örneğin BRICS+ grubu veya Kuşak ve Yol Girişimi, Batı liderliğindeki sisteme sadece siyasi bir alternatif değil, aynı zamanda tamamen çıkara dayalı, ideolojik olmayan yeni bir işletim sistemi sunmaktadır.
Pekin’in inşa ettiği bu modelde, ülkelerin iç siyasi yapısı, dini hassasiyetleri veya ideolojik tercihleri birer “koşul” olmaktan çıkmış, yerini karşılıklı ticari büyüme ve teknolojik entegrasyon almıştır. Saha örneklerine baktığımızda, on yıl önce hayal dahi edilemeyecek ortaklıkların bugün nasıl hayata geçtiğini görebiliyoruz. Suudi Arabistan ile Çin arasındaki kapsamlı stratejik ortaklık, sadece petrol sevkiyatından ibaret değildir; bu, “değerler birliği” yerine “vizyon birliğini” koyan seküler bir pragmatizmin ürünüdür. Benzer şekilde, Pakistan ile Suudi Arabistan arasında 2025 yılında imzalanan savunma iş birliği anlaşması, eski dini dayanışma söylemlerinden öte, bölgedeki yeni güç dengelerinde hayatta kalma ve ekonomik koridorların güvenliğini sağlama gibi somut, stratejik gerekçelere dayanmaktadır.
Bu yeni seküler düzende, ideolojik melezler ve pragmatik ittifaklar dönemi başlamıştır.
Bir zamanlar “komünist” olarak etiketlenen bir gücün, muhafazakâr İslam devletleriyle enerji ve teknoloji alanında kurduğu sarsılmaz bağlar; ya da geleneksel müttefiklerinin gümrük vergileri ve ticaret savaşlarıyla dışlandığı bir ortamda, Batılı liberallerin Doğu’nun yükselen pazarlarıyla kurduğu yeni ağlar, etiketlerin işlevini kaybettiğini kanıtlamaktadır.
Artık bir “liberal” için adaletsizliğe karşı durmak, kendi ideolojik kampındaki bir aktörün çıkarlarını korumaktan daha maliyetli hale gelebilmektedir. Çıkarların bu denli ön plana çıkması, devletlerin çok vektörlü bir diplomasi yürütmesini zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin NATO üyeliğini sürdürürken aynı zamanda Avrasya’nın güvenlik ve ekonomi bloklarıyla derinleşen ilişkileri, Endonezya ve Vietnam gibi “orta güçlerin” hem ABD hem Çin ile kurdukları yüksek hacimli ticaret dengeleri, yeni dünyanın temel felsefesinin “ideolojik tekdüzelikten kaçış” olduğunu göstermektedir. Bu ülkeler artık iklim konusunda bir tarafla, ticaret konusunda başka bir tarafla, güvenlik konusunda ise tamamen farklı bir blokla ortaklık kurabilmektedir.
Hegemonyanın en kritik kalesi olan doların küresel rezerv para birimi rolünün aşınması, bu seküler dönüşümün finansal kanıtıdır.
Suudi Arabistan, Rusya, İran, Hindistan ve Güneydoğu Asya ülkelerinin ikili ticarette yerel para birimlerine (dedolarizasyon) yönelmesi, politik bir başkaldırıdan ziyade ekonomik bir hayatta kalma refleksidir. 2025 verilerine göre Çin’in sınır ötesi işlemlerinin yarısından fazlasının kendi para birimiyle gerçekleşmesi, dünya ticaretinin artık tek bir merkezin bastığı kağıtlara bağımlı kalmak istemediğinin somut bir göstergesidir. Bu temel sarsıldığında, sadece ekonomik bir kriz değil, ideolojik bir çöküş de yaşanacaktır; zira dolar sadece bir para birimi değil, Batı merkezli değerler sisteminin de taşıyıcısıydı. Ticaretin bu denli merkezileştiği bir dünyada, dinlerin ve etnik kökenlerin siyaseti belirleme gücü, ekonomik büyümenin rasyonel kuralları karşısında erimektedir. İslam dünyası için de bu değişim, ideolojik bir “din savaşı” ya da “etnik kimlik” mücadelesinden ziyade, küresel ticaret ağlarında stratejik bir düğüm noktası (hub) olma fırsatını temsil etmektedir. 1974’teki Lahor Zirvesi’nin ekonomik koordinasyon vizyonu, bugün ancak seküler bir ticari akıl ve teknolojik iş birliği ile yeniden canlanabilir.
Sonuç olarak, mevcut dünya düzeni “eğer” değil, “ne zaman” sorusuyla karşı karşıyadır ve bu kırılmanın merkezinde ticaretin ideolojiye galibiyeti yatmaktadır. Geleceğin dünyası, tek bir gücün ya da inancın tahakkümü altında değil, medeniyetlerin kendi şartlarıyla var olduğu, pragmatizmin ortak payda haline geldiği bir ortaklıklar mozaiği olacaktır. Bu yeni nizamda ahlaki üstünlük iddiaları yerini verimlilik, lojistik üstünlük ve finansal özerkliğe bırakırken; din, ideoloji ve etnik kimlikler küresel siyasetin ana motoru olmaktan çıkıp, yerel kültürel unsurlara dönüşecektir. Bu, insanlık tarihinin gördüğü en geniş çaplı sekülerleşme dalgasıdır: Gücün, inançların ve dogmaların değil, piyasa rasyonalizminin ve karşılıklı çıkarın eline geçtiği yeni bir çağın şafağındayız.

