Türkiye’nin Afrika’daki Stratejik Derinleşmesi ve “Somali Modeli”nin Yayılımı

Middle East Eye’da yayınlanan habere göre, Türk Savunma Bakanı Yaşar Güler, Efes tatbikatı sırasında yaptığı açıklamada Afrika ülkelerinden gelen taleplere dair çarpıcı bir değerlendirmede bulundu. Güler, “Somali’de uyguladığımız modelin aynısını talep eden birkaç ülke daha var. Bu talepleri değerlendiriyoruz” diyerek, Ankara’nın sadece mevcut ortaklıklarını değil, kıta genelinde yeni bir işbirliği dalgasını da masaya yatırdığını işaret etti.

Bu açıklama, Türkiye’nin Afrika politikasında ulaştığı olgunluk noktasını ve Somali’nin artık yalnızca bir ortak değil, aynı zamanda bir “model” haline geldiğini göstermesi bakımından oldukça anlamlı. Zira Somali ile kurulan ilişki, 2011’deki insani müdahaleden başlayarak bugün askeri üs, deniz güvenliği, enerji arama ve ekonomik altyapı işletmeciliğini kapsayan çok katmanlı bir yapıya evrildi. Diğer Afrika ülkelerinin bu modeli kopyalamak istemesi, hem Türkiye’nin kıtadaki algısının hem de Afrika devletlerinin güvenlik ve kalkınma arayışlarının değişen doğasını yansıtıyor.

Türkiye’nin Somali macerası, aslında kıtanın genelindeki Afrika açılımının en somut ve en riskli laboratuvarı oldu. 2011 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Mogadişu’yu ziyaret etmesiyle başlayan süreç, o dönemde dünyanın büyük bölümünün göz ardı ettiği bir insani krize müdahale olarak başladı. Kuraklık, açlık ve siyasi istikrarsızlıkla boğuşan Somali’ye yapılan yardım seferberliği, kısa sürede daha derin bir angajmana dönüştü. 2017’de Mogadişu’da Türkiye’nin yurtdışındaki en büyük askeri eğitim üssünün açılmasıyla birlikte ilişki nitelik değiştirdi. Bu üs, sadece Somali ordusuna eğitim vermekle kalmadı; aynı zamanda Türk savunma sanayinin kıtadaki görünürlüğünü artıran, binlerce Somalili askerin eğitildiği ve operasyonel kapasitesinin geliştirildiği bir merkeze dönüştü. 2024 Şubat’ında imzalanan Savunma ve Ekonomik İşbirliği Çerçeve Anlaşması ise işin boyutunu iyice genişletti: Türkiye, Somali’nin deniz yetki alanını koruma, donanma kurma ve kıyı güvenliğini sağlama sorumluluğunu üstlenirken, münhasır ekonomik bölgeden elde edilecek gelirin önemli bir kısmıyla da ilişkilendirildi. Bunu hemen ardından gelen petrol ve doğalgaz arama anlaşmaları takip etti. Bugün Mogadişu limanı ve havalimanı Türk işletmeciliği altında çalışırken, Türk sondaj gemileri Somali açıklarında hidrokarbon arıyor ve Türk hava unsurları (F-16’lar, ATAK helikopterleri, İHA’lar) hem güvenlik hem de enerji faaliyetlerini destekliyor. Bu, klasik bir “güvenlik önce, kalkınma sonra” yaklaşımının somutlaşmış hali.

Diğer Afrika ülkelerinin bu modele ilgi göstermesi tesadüf değil. Sahel kuşağından Afrika Boynuzu’na uzanan geniş coğrafyada birçok devlet, benzer güvenlik açıkları ve kalkınma ihtiyaçlarıyla karşı karşıya. Nijer, Burkina Faso gibi Sahel ülkeleri uzun yıllardır cihatçı grupların tehdidi altında; Etiyopya ise iç istikrarsızlık ve bölgesel gerilimlerle boğuşuyor. Sudan gibi ülkelerde ise hem iç savaş hem de dış müdahaleler devletin kapasitesini ciddi ölçüde aşındırdı. Bu devletler için klasik Batılı güvenlik yardımı modelleri ya yetersiz kalıyor ya da egemenlik kaygıları yaratıyor. Türkiye’nin yaklaşımı ise farklı bir denklem sunuyor: Önce somut askeri kapasite inşası (eğitim, donanım, operasyonel destek), ardından ekonomik altyapı ve kaynak geliştirme. Middle East Eye’ın aktardığı Ankara içi değerlendirmelere göre, talep eden ülkelerin önerisi oldukça net: Türkiye güvenlik ve istikrarı sağlasın, ekonomik kalkınmayı desteklesin ve elde edilen kazancı yerel yapılarla paylaşsın. Bu, birçok Afrika lideri için hem pratik hem de siyasi olarak cazip bir formül. Çünkü Türkiye’nin sömürgeci bir geçmişinin olmaması, ilişkileri “eşit ortaklık” söylemiyle çerçevelemesi ve hızlı sonuç üreten projelere odaklanması, kıta genelinde giderek daha fazla yankı buluyor.

Stratejik açıdan bakıldığında, bu talepler Türkiye için hem fırsat hem de sorumluluk anlamına geliyor. Bir yandan savunma sanayi ihracatı, enerji kaynaklarına erişim ve jeopolitik etki alanı genişlemesi gibi kazanımlar söz konusu. Somali’de geliştirilen deniz güvenliği ve enerji koruma kapasitesi, Türkiye’nin Akdeniz’den Kızıldeniz’e uzanan deniz stratejisinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Öte yandan, her yeni angajman yeni riskler taşıyor. Somali’deki modelin başarısı büyük ölçüde Mogadişu hükümetinin istikrarına ve El-Şebab tehdidinin kontrol altına alınmasına bağlı. Benzer bir modeli başka coğrafyalara taşımak, Türkiye’yi yerel çatışmaların, etnik gerilimlerin ve dış aktörlerin rekabetinin içine çekebilir. Afrika Boynuzu’nda BAE ve İsrail’in artan varlığı, Sahel’de Fransa’nın çekilmesinden sonra oluşan boşluk ve Çin’in ekonomik ağırlığı, bu yeni taleplerin değerlendirilmesini daha karmaşık hale getiriyor. Türkiye’nin bu talepleri “değerlendirme” aşamasında tutması da bu ihtiyatı yansıtıyor. Her ülkenin farklı güvenlik dinamikleri, farklı kaynak kapasiteleri ve farklı siyasi yapıları var. Dolayısıyla Somali’de işe yarayan formülün birebir kopyalanması yerine, her ülkeye özgü uyarlamalar yapmak gerekecek.

Tarihsel perspektiften bakınca, Türkiye’nin Afrika’daki varlığı 1998 Afrika Eylem Planı’ndan bu yana kademeli olarak derinleşti. 2005’te Afrika Birliği’ne gözlemci statüsü, 2008’de stratejik ortaklık ve 2021 İstanbul Zirvesi ile kurumsallaşan süreç, insani yardımdan ticari ilişkilere, eğitimden savunma sanayine uzanan çok boyutlu bir çerçeveye oturdu. Somali ise bu çerçevenin en iddialı ve en görünür uygulaması haline geldi. Bugün Türkiye’nin Somali’deki yatırımları sadece askeri üs veya liman işletmeciliğiyle sınırlı değil; aynı zamanda sağlık, eğitim ve altyapı projelerini de kapsıyor. Bu bütüncül yaklaşım, diğer Afrika ülkeleri için “tek elden çözüm” vaadi taşıyor. Özellikle savunma kapasitesi zayıf, terör tehdidi yüksek ve ekonomik kaynakları yetersiz devletler için Türkiye’nin sunduğu paket, hem kısa vadeli güvenlik ihtiyacı hem de uzun vadeli kalkınma perspektifi sunuyor.

Ancak bu modelin sürdürülebilirliği, iki temel unsura bağlı. Birincisi, Türkiye’nin kendi kapasitesini aşmadan yeni yükümlülükler alabilmesi. İkincisi ise ortak ülkelerin iç siyasi istikrarı ve Türkiye ile kurulan ilişkinin karşılıklı fayda üretmeye devam etmesi. Enerji arama faaliyetleri başarılı olursa Somali örneğinde olduğu gibi ekonomik getiri artabilir; ancak güvenlik ortamı bozulursa bu yatırımlar risk altında kalır. Benzer şekilde, yeni talep eden ülkelerde de aynı dinamik geçerli olacak. Türkiye’nin bu talepleri değerlendirirken yapması gereken şey, her ülkenin spesifik koşullarını dikkate alarak esnek ama ilkeli bir çerçeve oluşturmak. Egemenliğe saygı, karşılıklı yarar ve uzun vadeli ortaklık ilkeleri korunursa, Somali modeli gerçekten de kıta genelinde örnek teşkil edebilir. Aksi takdirde, her yeni angajman hem Türkiye hem de ortak ülke için yeni bir test alanı haline gelir.

Sonuç olarak, Middle East Eye’ın aktardığı bu gelişme, Türkiye’nin Afrika’daki rolünün artık “yardım eden ülke” olmaktan çıkıp “stratejik ortak ve kapasite inşa eden aktör” konumuna evrildiğini gösteriyor. Somali ile kurulan ilişki, bu evrimin en somut kanıtı. Diğer Afrika ülkelerinin aynı modeli talep etmesi ise hem Türkiye’nin kıtadaki itibarının hem de Afrika devletlerinin geleneksel ortaklık modellerine duyduğu memnuniyetsizliğin bir yansıması. Ankara’nın bu talepleri nasıl şekillendireceği, önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin Afrika politikasının hem derinliğini hem de coğrafi kapsamını belirleyecek. Bu süreçte başarı, askeri ve ekonomik araçların uyumlu kullanımıyla birlikte, yerel dinamiklere saygılı ve gerçekçi bir stratejiye bağlı olacak. Afrika’da istikrar arayışı devam ettikçe, Türkiye’nin bu alandaki rolü de tartışmasız şekilde artmaya devam edecek gibi görünüyor.