PEYGAMBER EFENDİMİZ VE KUR’AN-I KERİM

Hz. Peygamber’in (s.a.v.), Kur’an’la ilgili faaliyetlerini şöyle sıralayabiliriz: Ezberlemek, anlatma ve tebliğ, açıklamak ve yorumlamak, tatbik ve icra etmek.[1] Tüm bu sayılanları gerçekleştirmek için Hz. Peygamber (s.a.v.), çalışmasının kapsamına toplumun bütün fertlerini almıştır. Onlar için öğrenim kurumları oluşturmuş ve bu meyanda; hicri 2. yılda Mahremetü’n Nevfel’in evinde tesis edilen ve ‘Daru’l-Kurrâ’ adını taşıyan bir mektep kurmuştur. Kuba Mescidi ve Mescidi Nebi’den ayrı dokuz mescidi daha Kur’an öğrenimine tahsis etmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber’in (s.a.v.) emri üzerine her sahabe komşusunun evini mektep olarak kullanmıştır.[2] Evlerimizin belki de zor durumlarda fonksiyonel kullanımıyla ilgili mesaj veren Resulullah (s.a.v.), mescidinin bir bölümünü de Kur’an öğrenimine ayırmıştır. Buraya “suffe” denmektedir.[3] Hatta Medineli cömert sahabe Sad b. Ubade (r.), bu mektepten seksen kadar öğrencinin her gün iaşesini karşılamıştır. Kur’an öğretiminden kadınları da mahrum etmeyen Hz. Peygamber (s.a.v.), haftanın bir gününü kadınlara ayırmıştır. Hanımlardan Hz. Aişe (r.) ve Hz. Hafsa (r.) öğretim ve eğitimin bizzat içindeydiler. Verilen bu Kur’an eğitiminin sonunda yaklaşık yirmi kadar hukukçu hanım yetişmiştir.[4]

Kur’an öğretimiyle yakinen ilgilenen Hz. Peygamber (s.a.v.), aldığı vahyin anlaşılmasını ve kitlelere ulaşmasını istiyordu. Eğer vahiy hayata müdahale ederek sorunları çözmezse, inandırıcı da olamazdı. İnandırıcı bir dinin önderi olan Hz. Peygamber (s.a.v.), şartlara göre hem Mekke’de hem de Medine’de insanların meselelerini Kur’an’a göre çözüme kavuşturuyordu. Kur’an’daki tümel hükümlerden yola çıkarak insanlığın problemlerine çözüm bulmak isteyenlerin birinci meselesi, Kur’an’ı doğru anlamaktır. Lafzi/literal okuma üzerinde de duran Peygamber (s.a.v.), ağırlığı anlama faaliyetine vermiştir. Anlama konusunda meclisler tertip edip kurumlar oluşturmayı şu hadislerinde teşvik etmiştir: “Bir topluluk Allah’ın (c.c.) mescitlerinden birinde toplanır; Kur’an tilavet eder, birbirlerine onu öğretirlerse üzerlerine sekinet iner; Allah’ın rahmeti onları kaplar ve melekler onları kuşatır. Allah (c.c.), kendine yakın kıldıklarının yanında onları anar.”[5] Kur’an okumalarından istifade edip, rahmeti elde edebilmek için; “kalplerin ona istekli olduğu zamanda okumak gerekir.”[6] Çok hızlı okumak suretiyle anlamdan uzak kalan bir okuyuşu Abdullah b. Mesud (r.), şiir türü bir okuma olarak nitelendirirken,[7] Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de üç günden kısa süreli hatimlerden bir şey anlaşılmayacağı için arkadaşlarını uyarmıştır.[8]

İnsanların hak yoldan sapmamaları için “Resulullah’tan (s.a.v.) sonra sarılmamız gereken iki kaynaktan birincisi olan Kur’an, üzerinde yoğunlaşılarak hayata katılması ve değerler üretilmesi gereken bir kitaptır. Her türlü olayın ayrıntısını Kur’an’da arayıp bulamayınca da Hz. Peygamber’in (s.a.v.) gidişatını referans kabul etmeyenleri Resulullah (s.a.v.) kınamıştır.[9] Çünkü Kur’an-ı Kerim’den sonra başvurulması gereken ikinci kaynak sünnettir. Kendimizin ve insanlığın kurtuluşu için Kur’an’daki tümel hükümlerden evrensel mesajları sürekli üretmek zorundayız. Ayetlere işlerlik kazandırmak için değil de; subjektif bir yaklaşımla insanların birbirini yenmek için ayetleri çarpıştırması, kınanması gereken bir hâldir. Böyle kötü bir hadisenin, yani; ayetleri çarpıştırmanın sebebi, her türlü ön kabulü Kur’an’a söyletmek hastalığından kaynaklanmaktadır. Bugün bile Kur’an-ı Kerim’e subjektif yaklaşım, onun anlaşılmasına engel olan en büyük hastalıklardan birisidir. Bu bağlamda şu olayın çok iyi tahlil edilmesi gerekmektedir. “Resulullah (s.a.v.), Kur’an ayetleri üzerinde münakaşa eden birilerini işittiğinde onlara şöyle buyurmuştur: “Sizden önceki insanlar, Allah’ın kitabının bir kısmıyla bir kısmını çarpıştırdıkları için helak oldular. Allah’ın kitabının bir kısmı bir kısmını tasdik edici olarak inmiştir. Birbirini yalanlamak için değil. Ondan bir şey biliyorsanız söyleyin. Bilmiyorsanız, bilen insanlara, âlimlere havale ediniz.”[10]

Ümmetini Kur’an-ı Kerim’le eğiten Hz. Peygamber (s.a.v.), sonuçta Kur’an’la düşünen, yaşayan, hayata katan ve değerler üreten bir toplum oluşturmak istiyordu. Böyle bir toplum oluşturabilmek için de Kur’an’ı anlamayı ve hayata katabilmeyi cazibeli hâle getirilmeliydi. İşte bu anlayışın bir sonucu olarak Resulullah (s.a.v.), toplumsal önderlikleri en iyi Kur’an bilenlere, yaşayıp yorumlayabilenlere veriyordu. Şöyle de denilebilir; Hz. Peygamber, Kur’an’ı iyi bilip hüküm çıkarma yeteneği olanları görev vermede her zaman öncelemiştir. Mekke’ye vali olan Abdullah b. Haris (r.) hac mevsiminde yerine bir köleyi vekil bırakır. Hz. Ömer (r.) de “Niçin böyle yaptın?” diye sorunca şu cevabı vermişti: “O kişi köle de olsa; Kitap’ı en iyi okuyan, farzları en iyi bilendir.”[11] Bu cevabıyla Abdullah b. Haris (r.) ve onun atamasını kabul eden Hz. Ömer (r.), Allah Resulü’nün (s.a.v.) yolunda olduklarını kanıtlamışlardır. Değil hayatta, insanlar öldüklerinde bile Kur’an bilgilerine göre değer kazanmışlar ve bu anlayışa göre Hz. Peygamber (s.a.v.), Uhud Savaşı’nda en iyi Kur’an bilenleri mezara önce koymuştur.[12] Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) örnek davranışlarını ihya eder; bu anlayışı kendi hayatımıza katabilirsek yeniden yeryüzü önderliğinden bahsedebiliriz. Aksi hâlde sızlanmanın bir faydası yoktur. Çözüm, Hz. Peygamber’dedir (s.a.v.)… Kur’an’a onun gibi bakabilmektedir…

[1]Erten, a.g.e, c. II, s. 2.

[2]Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. II, s. 77.

[3]Duman, Nüzulünden Günümüze Kur’an ve Müslümanlar, s. 138.

[4]Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. I, s. 79.

[5]Ebu Davud, Sü­nen, Kitab’u-s Salat, c. II, c. 71.

[6] Müslim, Kitabu’l ilim, c. IV, s. 2053.

[7]Heysemî, Mecmua’z-Zevaid, c. II, s. 269.

[8]Buharî, Kitab’u-t Tefsir, c. VI, s. 13-4.

[9]Mâlik, Muvatta, c. II, s. 899.

[10]İbni Kayyim, İlâmu’l-Muvakkîn, c. II, s. 126.

[11]Ebu Davud, Sü­nen, c. III, s. 499.

[12]Ebu Davud, Sü­nen, c. III, s. 499.