Mücadelede ve Sorun Çözmede ‘Bütünlüğün’ Önemi…

Hayat, bir mücadele sahasıdır. Bu temel gerçeği unutan her insan, kişilik, kurum, erk, güç ve yapılar, yenilgiye mahkûm olarak varlıklarını idame ettirirler. Yaratılış gayesinin imtihan oluşunu bilmeden yaşamayı sürdürmek travmatik bir psikososyal hayatı yaşamak ve ona göre sürekli yeni sorunlar öbeğinde var olmayı sürdürmek anlamını taşıdığını yaşadığımız hayat bize öğretmektedir.
Bu hayata iki türlü cevap üretilebilir. Mevcut parça üzerinden parçaya matuf bir tepkisellik üreterek kurtulduğunu vehmetmek ve ona göre aldanışı makulleştirerek ve normalleştirerek varlığını idame etmek ki bu da yeni sorunlar ve yeni parçalar karşısında yeni yenilgiler yüzünden süreklileşen bir yorgunluk hali üzere yaşamayı zorunlu kılar. Parçacı yaklaşım, meseleyi kısmi olarak çözüme kavuşturmuş gibi görünse de yeniden aynı sorun ile karşılaşma ihtimali çok yüksek bir zeminde seni beklemektedir. O zaman ikinci cevap türünü dikkate alarak yeniden bir değerlendirme yapalım: bütüncül yaklaşım; bir meseleyi ele alırken onun kuşatıcı boyut tarafından sebep, sonuç, ilişkiler ağı, dağılım ve benzeri birçok meseleyi de dikkate alarak cevap üretmeye çalışmak, meseleyi kökünden çözüme kavuşturmak için bir sebepler zinciri oluşturur. işte bu sebepler zinciri belirli bir süre rahatlatır. Sorun çözüme kavuşur. Ama ileri bir tarihte siz olmasanız da başka insanlar yeniden zuhur edeceğini dikkate alarak kuşatıcı bir cevap üretilmesi esasa taalluk eder. Meseleyi kendi zemininde halletmek ile meseleyi açığa çıkartan, onu besleyen ve sürekliliğini sağlayan, yeniden açığa çıkışına zemin oluşturan potansiyeli inşa eden şeyi de dikkate almadan çözüme odaklanman, geçici bir çözüm olarak öne çıkar ve başarılı gibi görünse de ilk verdiğin açıkta seni yeniden sarmalayacaktır.
Bu noktada parçacı yaklaşım ile bütünsel yaklaşım ve ikisini aynı zeminde buluşturarak onları kendi dinamikleri içinde birbirini besleyen yeni bir konumlandırmaya razı etmek ise sorunu uzun vadeli bir çözüme ikna etmeyi mümkün kılacaktır. Tıpkı tarihte, uzun bir süre yer almış, kendi iktidar alanını ve kültürünü evrensel zemine taşımış yapılara, hareketlere, devletlere ve düşünce zeminlerine bakılması meselenin anlaşılması için ilk adımı inşa eder. Meseleye kötümser değil iyimser bakabilmenin yöntemini, yollarını ve yordamını yakalamak esasa tabidir.
Parça karşısında parçaya dair bir tutumu öne çıkarmak yanlış olmaz! Bütünlüğü dikkatten kaçırmadığın sürece parçaya parçacı yaklaşım önemli ve çözüme odaklı olmayı mümkün kılar. Ama bütünlüklü bir yapı karşısında onun ürettiği parçalara yönelik bir odaklanma ile çözüme ulaşma arayışı büyük bir hayal kırıklığı var edecektir. Ki var olmaktadır da…
O zaman bugün yaşadığımız sorunların odağında parça mı bütüncüllük mü vardır? Bu soruya cevap vermeden meselelere yaklaşmak sadece oyalanmayı mümkün kılar. O yüzden en kısa sürede bu meseleye bir cevap üretilmelidir.
Mevcut sorunlar, bütünlüklü bir yapının parçaları olarak öne çıkmaktadır. Son iki yüzyıldır bu parçalar sürekli hayatımızı etkilemekte ve çözümü geçici olarak gerçekleşse de kısa bir süre sonra yeni bir parça sorun ile karşımıza dikilmektedir. Yani mesele, kişisel, kurumsal bir yapı sorunu değil, kültür, düşünce ve medeniyet sorunudur. Batı düşüncesi, ürettiği yaşam ve kültür ortamı ile yeni sorunlara kapı aralayan bir zemini inşa ettiği gibi bu sorunlar üzerinden kendi egemenliğini inşa ettiğinin de bilincini taşımaktadır. Yani ortaya çıkan sorunlar, bilerek, kasıtlı ve kendi iktidar alanını güçlendirme, dünyayı ve insanlığı kendi hedeflediği zemine doğru sürüklemek adına yapılmaktadır. Bu temel gerçekliği anlamadan yola çıkmak, sadece bir yorgunluk vesilesi olacaktır. Ki İslam dünyasının hali pürmelali ortada ve bu yorgunluğun bütün emareleri ortada durmaktadır. Gazze meselesi, yapılan Mekke anlaşması, Yemen olayı ve diğer bütün olaylar, eğer sadece parçacı bir yaklaşım üzerinden hareketle anlamaya çalışılırsa, ortada yapılan yorumların cinsine göre değerlendirme yapmak zor olmasa gerek! Sorunu çözüme kavuşturmak yerine yeni sorunların icadına zemin oluşturarak tam da kaybetmek üzere olan İsrail, ABD ve benzeri güçlerin kendi iktidarlarını yeniden kazanma imkân ve zamanı tanımaktan öte bir işlevselliğe sahip değildir. Kısmi gerçeklik üzerine bina edilmiş ideolojik yapılar ve görüşler sadece batılı hegemonyanın devamından öte bir işleve sahip olamadığı artık gözlerimize sokulmaktadır. Ve buna rağmen bu mesele hala anlaşılamamışsa ki öyle; o zaman yeniden zihnimizi tamamen arındırarak temiz bir zihin ve bakış üzerinden meseleye bakmayı öğrenmeliyiz…
Bütüncül bakış, muhatabınızın bütüncül bakışının dışında kalan ve yeni bir bütüncül bakış ile o bütüncül bakışın sahip olduğu her alanda ondan bağımsız bir şekilde meseleye bakmalıdır. O’na göre farklı bir düşünce ve karakter yapısı üzerinden farklı bir ahlaki zemin ile karşılık üretmelidir. Ve onun kötücüllüğünü ortaya çıkartarak iyiliğin neliğini ve nasıllığını da ortaya koymalıdır. Yeni bir yaşam zemini ve karakter yapısı inşa ederek varlığın yeniden kendisine gelmesine zemin oluşturmalıdır. Adalet, hak, hukuk ve barışın ikamesini sağlayacak evrensel bir kurallar zemini kurmalı ve bunu bütün bir insanlığın ortak zemini kılmada samimiyet kuşandığını belirgin kılmalıdır. İşte o zaman insanların, halkların güvenini kazanarak bu yeni sistemin kabulünü ve eskinin reddini sağlamada başarılı olma imkânı kazanabilir olacaktır.
Bütüncül bakış; insan ve değeri, anlam ve onun bütün türevleri, hayat ve amacı, ölüm ve sonrası gibi burada yaşamanın anlamını diri tutacak yaklaşım ve bakış ile bilgi ve değerin varlığının açıklığa kavuşmasını sağlayacak külli bir bakış… Akıl, bilgi ve yöntem üzerinden felsefi bir yaklaşım ile düşünce üretmek ve bunu hayata geçirecek zemini inşa edecek bir irade ve kararlılığı güç ile desteklemekle de inşa edilebilir.
Bu noktada meseleye vakıf entelektüel bir havza ve havzayı harekete geçirecek bir irade de olmazsa olmazlardan sayılmalıdır. Geçici bir kazanç yerine kalıcı bir kazancı isteyen bir iradenin varlığa çıkışı şarttır. Bu mesele insanlığın temel meselesidir. İnsanlığın yok oluşunu sağlayacak yeni bir yaşam zeminine adım, adım ilerlenmektedir. Bu duruma seyirci kalan bir entelektüel yapı kendi sonunu ilan etmektedir. Bütünsellik, sadece bilgi, yöntem, düşünce ile sınırlı değil, onu besleyecek irade, güç ve imkân ile de tamamlanabilir olmaktadır.
Ama hikâyenin başı, ortası, sonu ve her aşaması ise farkındalığa dayanmaktadır. Farkındalık oluşmadan hiçbir şeyin oluşmayacağı belirgindir. Her adım bir fark ile ortaya çıkmaktadır. Fark, fark etme ve farkındalığa dönüşmüş şey ferdi ve sosyal planda işlevselliğe ve işlerliğe kavuşabilir. Sorumluluk artık okuyucuda, dinleyicide, iktidarda ve bilgi ile meşgul zevattadır.
Biz halimizden memnunuz, ortalığı karıştırma deniyorsa, bu satırları hafızanızdan silebilirsiniz, dilediğiniz hayatı yaşayın, sonuçlarına da katlanmaktan kaçınamayacağını bilin derim…
