PEYGAMBER EFENDİMİZİN EĞİTİM-ÖĞRETİMİNDEN KISA BİR KESİT

Hz. Muhammed(s.a.v.), Medine’ye gelir gelmez el attığı en önemli konulardan biri de eğitimdir. İslâm dininde eğitim vahiy merkezlidir ve insanı muhatap alır. Her şey Allah’ın emir ve iradesine uygun olmak; Resulullah’ın uygulamalarından referans almak zorundadır. Zira Resulullah vahyin hem açıklayıcısı, hem de uygulayıcısıdır. Hayatın genişlik alanında önemli bir yeri olan eğitim-öğretim faaliyetinin genel kurallarına, zaman zaman da ayrıntılarına Kur’an ve sünnette önemli atıflar vardır. İçtihat dediğimiz önemli kurum sayesinde, zamanın ihtiyaçlarına göre vahyin denetiminde eğitim-öğretim her an yenilenebilir durumdadır. Öğretim işi kurumsal anlamda aktiftir ve hiçbir zanman donuklaştırılamaz. Bundan dolayı tarihte en önemli ilmi çalışmaları, bilimsel buluşları Müslümanlar yapmıştır. Müslümanlar İslâmî ilimleri al ve akyuvarlar gibi beraber değerlendirmişler ve bu çerçevede fıkıh ile fiziği, hadis ile kimyayı, tefsir ile matematiği, kelam ile geometriyi vd. birbirlerinden ayırmamışlardır. Her iki tarafı da öğrenmeyi farz görmüşlerdir. Terazinin dengesini bozmamışlardır. Çünkü terazinin dengesi bozulacak olsa toplumsal hayatın bir tarafında sapma yaşanacak ve Müslümanlar belirli alanlarda geri kalacaklardır. Resulullah’tan öğrendikleri denge siyasetini Müslümanlar daha sonraki zamanlarda da gözetmişlerdir ki İslâm medeniyetinin zirve dönemleri tarihte yaşanmıştır. Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminden tüm ilim dallarından yüzlerce örnek vermek mümkündür. İlimler alanındaki tercihlerde ve çalışmalarda ilk dönem denge siyaseti korunamayınca Müslümanlar önce durakladılar, sonra da gerilediler. Çözümü bildiğimiz için yeniden sıçrama yapmak her zaman mümkündür. Yeterki siyaset özgün ve özgür olsun, Müslümanların velayeti Müslümanların elinde olsun. Siyaseti başkalarının/kâfirlerin biçtiği rol üzerinden yürütenler ne iktisadi, ne ilmi ne de diğer alanlarda bir atak yapamazlar. Ümmetin sorunlarını çözemezler. Ancak liberalizmi islamizasyon boyasına atarak sözde Müslümanları kandırabilirler. Çünkü verili siyaset, dünya siyasetine yön veren finans patronlarının attığı kemikleri yalama yarışı üzerine bina edilmiştir. Bu emperyal ve zalim tavrı kıracak İslâmi hareket olmadığı gibi, henüz siyasal bağımsızlığın kurumsallaştığı liderini de çıkaramamıştır. Çıkardı diyenlere ümmetin hâlini göstermekten başka söyleyecek sözümüz yoktur.
Tekrar Resulullah dönemi eğitim-öğretim faaliyetlerine dönersek şunları yineleyebiliriz: Mekke’de Kur’an öğretiminden geçirilen sahâbe Medine’de de Rasulullah’ın eğitiminden geçmiştir. Medine’de yönetim faaliyeti Müslümanların elinde olduğu için daha özgür bir ortama kavuşan mü’minler, burada çeşitli öğretim kurumları oluşturdular. “Sahâbenin Peygamberin eğitiminden geçirilmesinde en çok kullanılan mekân ‘Mescid-i Nebî’dir. Mescid-i Nebî tüm Müslümanların eğitim ve öğretim faaliyetinin icra edildiği mekân olmaya yetersiz kalınca buraya ek olarak Medine’de dokuz mescid daha açılmıştır.”[1] Müslümanlar Kur’an öğrenimi için Medine’de ‘Dâru’l-Kurra’ adlı bir Kur’an okulu açtıkları gibi, İslâmiyeti kabul eden Muaz b. Afra ve Râfi b. Malik de içerisinde Kur’an okunan ‘Mescid-i Benî Züreyk’ i yapmışlardır.[2]
Hz. Peygamberin sahâbesini Kur’an öğretiminden geçirdiği en önemli yer Mescid-i Nebî’nin arkasında bulunan ‘Suffa’dır. Suffa, gölgelik ve üstü örtülü yer demektir. Bir okul gibi faaliyet gösteren bu yerde okuyanlara ‘Ashabu’s-Suffa’ denir. “Suffa” ilk İslam üniversitesidir. Okuma yazmayı ve Kur’an-ı Kerim’i öğretmek üzere başka öğretmenler de burada vazife görürdü. Kur’an dersleri, belirli surelerin ezberlenmesinden ve ayet metinlerinin tefsirinden ibaretti. Bazı Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’i kendi dillerini konuşur gibi, kelimelerin son seslerine ve harekeleme esaslarına riayet etmeksizin, ayrıca ahenk ve tegannî kaidelerine uymaksızın okuyorlardı. Rasulullah bu şekilde okumayı yasaklamıştır. Bazıları da mekanik bir vazifeymiş gibi pek süratli tilâvet ediyorlardı. Onlar, az ama güzel bir biçimde, ayette geçen her şeyi düşünüp tefekkür ederek okumaları hususunda ikaz edilmişlerdi.”[3] Medineli cömert sahâbe Sa’d b. Ubade (ö: 14/635) Ashab-ı Suffe’den 80 kişiyi her akşam yemeğe götürerek[4] Hz. Peygamberin hususi eğitiminden geçen bu insanlara hizmet etmeyi bir şeref kabul ediyordu. Çünkü burada kalan kimselerin evleri yoktu. Bu bakımdan bu öğrencilerin iaşesini Medine’li zengin Müslümanlar karşılıyorlardı.[5]
Gerek Suffe’de gerekse Mescid-i Nebî’de sabah namazından sonra Kur’an halkaları oluşurdu. Bu seslerin birbirine karışarak anlamların karışmaması için Rasulullah, sahâbenin daha alçak sesle okumasını istemişti. Arkadaşlarının Kur’an eğitimi ve öğretimiyle sürekli ilgilenen Hz. Peygamber’in faaliyetlerini üç grupta incelemek konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Ümmetine karşı baba konumunda olan Hz. Muhammed, çocuklar dâhil ümmetinin tüm fertlerinin öğretimiyle meşgul olmayı risalet görevinin bir gereği olarak kabul etmiştir. Kur’an öğretim yaşı olarak O, çok erken bir yaşı seçmiş ve Abdulmuttalib Oğullarına konuşmaya başlar başlamaz İsra Suresinin 111. ayetini öğretmiştir.[6] Bu rivayeti doğrular mahiyette Abdullah b. Abbas şöyle demiştir: “Ben on yaşında iken Kur’an-ı Kerim’in el-Muhkem kısmını okumuş olduğum halde Rasulullah vefat etti.”[7] İbni Abbas’ın da belirttiği gibi çocukların eğitimi ihmal edilmemiştir. “Üç kişi bir araya geldiklerinde onların en iyi Kur’an bilenlerinin imam olmasını”[8] emreden Hz. Peygamberin yanına Amr b. Seleme babasıyla beraber gelmişti. Hz. Peygamber onları Kur’an eğitiminden geçirmiş ve o kavmin en çok Kur’an bilenlerinin onlara imam olmasını söylemiştir. Amr b. Seleme, o kavmin yaşça en küçüğü olmasına rağmen herkesten çok Kur’an bildiği için onlara imam tayin edilmiştir.[9] Hz. Peygamberin velayetinde yetişen ve çocukken İslâm’ı kabul ederek onun öğretiminden geçen Hz. Ali (ö: 40/661): “Allah’ın kitabından istediğinizi sorunuz. Allah’a yemin ederim, hiçbir ayet yoktur ki, o ayetin gece mi gündüz mü indiğini bilmeyeyim.”[10] Diyerek Rasulullah’ın denetiminde, çocukluktan itibaren başlayan eğitiminin kalitesini göstermiştir. Böylece o, kazanmış olduğu ilmî şahsiyetle daha sonra da ilk üç halifenin sürekli fikrine müracaat ettiği fıkhî bir otorite olmuştur.[11] Kendi ailesinden bir çocuğun eğitimiyle ileri derecede ilgilenen Hz. Muhammed, bu davranışıyla ümmeti için de bir sünnet koymuştur.
Sahâbe nesli, kültürel anlayışını sadece Kur’an vahyinden ve Rasulullahın Hadislerinden alıyordu. Buna bağlı olarak, cahiliye döneminin kötü inançlarını ve değerlerini siliyor, Allah’tan gelen yeni manalarla kalplerini dolduruyorlardı. Bu insanların ortamını değiştiren şey, vahiyle günlük buluşmalarıdır. “Nefisler, Allah’tan inen vahiyle reaksiyona girmiş ve kişi önceki haline hiç benzemeyen yeni bir insan oluvermişti; değerleriyle, duygularıyla, sevinmesiyle, üzülmesiyle, kızmasıyla, rızasıyla, sevgisiyle, gazabıyla, ümidiyle ve elemiyle yepyeni bir insan.”[12] Onların yepyeni bir insan ve medeniyet modeli oluşturmalarındaki temel etken Rasulullah’ın gözetiminde Kur’an terbiyesinden geçmeleridir. Çünkü onlar, Kur’an’ın inişinde olduğu gibi, “Peygamberden on ayeti alıp öğrendiklerinde, o ayetlerdeki ilim ve ameli bellemeden başka bir on ayete geçmezlerdi. Diyorlardı ki: Biz Kur’an’ı, ilim ve amelle birlikte öğrendik.”[13] Onların okuma ve öğrenmelerindeki ana gaye Allah’ın rızasını kazanmaktı. Yanlış bir alanda bilgi pazarlamak ve hatalı bilgiye bağlı bir çatışma kültürü oluşturmak onlarda yoktu. Bu durumu İbni Abbas şöyle ifade ediyor: “Allah’ın kitabının bir kısmını bir kısmıyla çatıştırmayın. (Ön kabullerinizi ayetlerle destekleyerek bir çatışma ortamı oluşturmayın.) çünkü böyle yapmanız kalplerinizde şüphe meydana getirir.”[14]
Kur’an-ı Kerim’i anlama ve yaşama konusunda sahâbeyi eğiten Rasulullah, şu iki hususu prensip edinmiştir:
a-Komşu kabilelerden gelen kişiler on günden altmış güne kadar Hz. Peygamber’in yanında kalır, İslâmiyetin esaslarını öğrendikten sonra kabilelerine döner ve onlara da bildiklerini öğretirlerdi.
b-Medine’ye yerleşenlere daimî dersler vermek. Ahlâk ve akaid esaslarını öğretmek.[15] Hatta onların bu konularda derinleşmesi ve anlamadıkları konuların kalmaması için onlara özel bir gün bile tayin etmişti. Gelen ayetleri önce bu yetişkin erkek sahâbesine okuyordu.[16]
Medine’ye öyle insanlar geliyordu ki okuma, yazma ve öğrenme kabiliyetinin hiç olmadıklarını söylüyorlardı. Bu kişiler Peygamber’le görüştü diye model olarak insanlara sunulmamalıdırlar. Fakat Hz. Muhammed “Ben kesinlikle Kur’an’dan bir şey öğrenemiyorum, ne yapmam lazım” diyen böyle kişilerle de ilgilenmiştir. O kişiye Kur’an’ın tevhidi boyutunun özü olan; “Subhanallah, elhamdulillah ve la havle ve la kuvvete illa billah ve la ilahe illallahu vallahu ekber,” tesbihatını sık sık okumasını söylemiştir.[17] Hiç olmazsa Kur’an mesajının özü olan tevhidi kavrarlar ve hayatlarını Müslüman olarak devam ettirebilirler.
[1] Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 771.
[2] İbn Sa’d, Tabakât, I, 202
[3] Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 768-9.
[4] el-Kettanî, et-Terâtibu’l-İdariyye, III, 217.
[5] Duman, Zeki, Nüzulünden Günümüze Kur’an ve Müslümanlar, Fecir Yay., Ankara 1997, s. 138
[6] İbn Ebî Şeybe, Musannef, Kitabu’s-Salat, I, 383; Taberî, Câmiu’l-Beyan, VIII, 172.
[7] İbn Kesîr, Fedâilu’l-Kur’an (trc.: Mehmet Sofuoğlu), Türdav, İstanbul 1978, s. 130
[8] İbn Mace, Muhammed b. Yezid, es-Sunen, tah: M.Fuad Abdulbaki, İstanbul, 1981, 5, İkâmetu’s-Salât 46, no: 980, I. 313-4; İbn Ebî Şeybe, Musannef, Salat, I, 378.
[9] İbni Sa’d, Tabakât, II, 101.
[10] Zerkanî, Menâhil, II, 15.
[11] Bkz: Kandemir, Yaşar, “Hz. Ali’nin İlmi Şahsiyeti”, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, II, 375.
[12] Gadban, Münir Muhammed, Nebevî Hareket Metodu (trc.: Tarık Akarsu), Nehir Yay., İstanbul 1991, I, 50.
[13] Taberî, Câmiu’l-Beyan, I, 35-6; el-Kasımî, Cemaleddin, Tefsir İlminin Meseleleri (trc.: Sezai Özel), İz Yay., İstanbul 1990, s. 19.
[14] İbn Ahmed, Ebû Abdurrahman Abdullah, Kitabu’s-Sünne, I, 134.
[15] Şiblî, Asr-ı Saadet, I, 462.
[16] İbni İshak, Sîret, s. 128.
[17] Abdurrezzak, Musannef, II, 122.