Stratejik Ayrışma Kıskacında Ortadoğu

​Washington ve Tahran arasında imzalanan Islamabad Mutabakat Zaptı, Ortadoğu’da topyekûn savaşı resmiyette bitiren kritik bir dönüm noktasıdır. Dini Lider Ali Hamaney’in suikastıyla başlayan, Hürmüz Boğazı’nın tıkanmasıyla küresel krize dönüşen bu süreç, tarafları maksimalist taleplerden taviz vermeye zorlamıştır. Ancak bu mutabakat bölgeye huzur getirmekten uzaktır. Aksine jeopolitik fay hatlarını yeniden şekillendiren yeni bir soğuk savaş dönemini başlatmıştır.

​İran iç siyaseti açısından bu mutabakat, kartların yeniden dağıtılmasına yol açan derin bir kırılma yaratmıştır. Savaş sürecini ve diplomatik kriz yönetimini göğüslemek zorunda kalan yeni Dini Lider Mücteba Hamaney ile Pezeşkiyan-Irakçi-Galibaf eksenindeki cumhurbaşkanlığı ve yürütme kanadı, kısa vadede çok sert bir iç muhalefetle karşı karşıyadır. Bu muhalefetin ideolojik ve siyasi ağırlık merkezini, uzlaşmaz radikal şahinlerin kümelendiği Paydari Cephesi oluşturmaktadır.

​Rejimin zirvesindeki kırılgan dengeyi ifşa eden en somut gelişme, bizzat Mücteba Hamaney’in pozisyon alma biçimidir. Yeni Dini Lider, mutabakatın hemen ardından farklı bir görüşe sahip olduğunu ancak cumhurbaşkanının güvenceleriyle izin verdiğini belirterek, olası bir diplomatik başarısızlığın faturasını şimdiden yürütme organına kesmiştir. Bu hamle, muhafazakar tabandaki meşruiyetini koruma ve anlaşma karşıtı muhalefetin hedefi olmaktan sıyrılma taktiğidir.

​Uzun vadeli projeksiyonda ise bu iç siyasi kavganın kaderini ekonominin seyri belirleyecektir. Eğer bu mutabakat dondurulmuş 300 milyar dolarlık imar fonunun serbest kalmasını sağlar ve petrol muafiyetlerini kalıcılaştırırsa, mevcut diplomatik elit içerideki tüm radikal odakları tasfiye edecek bir güce ulaşacaktır. Bu ekonomik rahatlama, rejime yarım asırlık izolasyonu sona erdirme kapısını aralayarak adeta bir “İkinci İslam Cumhuriyeti” döneminin fitilini ateşleyebilir. Anlaşmayı kotaran kadro dünyanın süper gücü ABD’ye karşı diz çökmemiş ve yaptırımları “direniş stratejisiyle” sahada bitirmiş bir yönetim anlatısı inşa edecektir. Bu güçlü kurucu anlatı, uzun vadede muhalif şahin kadroların tamamen marjinalleştirilmesini ve yeni kurucu elitin mutlak hakimiyetini beraberinde getirecektir.

​ABD tarafında mutabakat, yaklaşan Kongre ara seçimleri ve 2028 Başkanlık seçimleri öncesinde Cumhuriyetçi Parti içi güç dengelerini derinden sarsmaktadır. Bu belge sadece bir dış politika adımı değil, aynı zamanda partinin gelecekteki liderlik yarışının bir turnusol kağıdıdır.

​Başkan Yardımcısı JD Vance’in pragmatik ve ekonomik realizmi önceleyen çizgisi, mutabakatın en büyük siyasi kalkanı konumundadır. Vance kanadı, anlaşmayı küresel enerji fiyatlarını düşürerek iç enflasyonu dizginleme hedefi üzerinden savunmaktadır. Buna karşılık geleneksel ulusal güvenlik kanadını temsil eden Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sürece şerh düşmesi, partideki ideolojik yarılmayı gün yüzüne çıkarmaktadır. Anlaşmanın olası bir başarısızlığı Rubio çizgisini haklı çıkaracakken, sürecin sorunsuz işlemesi Vance’e 2028 yarışında büyük bir avantaj sağlayacaktır.

​Bu siyasi rekabetin ötesinde anlaşmanın önünde devasa hukuki engeller bulunmaktadır. ABD’nin İran yaptırımları yalnızca başkanlık kararnamelerine dayanmamaktadır. Kongre kaynaklı sert yaptırım yasaları olan ISA, NDAA ve CAATSA yürürlüktedir. Başkan yaptırımları tamamen kaldıramamakta, yalnızca ulusal güvenlik gerekçesiyle 120 veya 180 günlük geçici muafiyetler verebilmektedir. Bu durum Kongre’ye sürekli raporlama yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla başkanlık kararnameleriyle sağlanan bu geçici esneklik, mutabakatın hukuki zeminini fazlasıyla kırılgan kılmakta ve kalıcı bir ekonomik normalleşmeyi zora sokmaktadır.

​Bu mutabakatın jeostratejik olarak masada tamamen bypass edilen aktörü şüphesiz İsrail’dir. Islamabad Mutabakatı’nın metni incelendiğinde İsrail’in ismen metinde yer almadığı ve imzacı olmadığı görülmektedir. Tel Aviv bu dışlanmayı hızla bir “stratejik otonomi” fırsatına tahvil etme adımlarına dönüştürmüştür. Başbakan Netanyahu’nun nükleer bir İran’ı engellemek için kendi adımlarını atacağını söylemesi ve Savunma Bakanlığı’nın işgal edilen bölgelerde süresiz kalacağını ilan etmesi, İsrail’in bu mutabakatı tanımadığının açık adımlarıdır.

İsrail-ABD ittifakının geleceği artık koordine bir ortaklıktan ziyade bir “stratejik ayrışma” dönemine evrilmektedir. Washington kendi savaşını bitirmiştir. Ancak bu durum ittifakın bittiği anlamına gelmemekte, aksine ABD’nin diplomatik yükümlülükleri ile İsrail’in askeri serbestisinin birbirinden ayrışması sonucunu doğurmaktadır. Bunun en sıcak kanıtı, mutabakatın hemen ardından yaşanan askeri hareketliliktir.

​Hizbullah’ın İsrail askerlerini hedef alması ve İsrail’in Lübnan’a düzenlediği ağır misilleme hava saldırıları, İsviçre’de yapılması planlanan ilk resmi ABD-İran uygulama toplantısının son anda iptal edilmesine yol açmıştır. Bu durum, İsrail’in sahada tek taraflı tırmandırma gücünü kullanarak Washington-Tahran diplomatik takvimini sabote etme kapasitesini kanıtlamaktadır.

​İsrail’in savaşı İran ve Lübnan’da sürdürüp sürdürmeyeceği sorusu bu kırılgan zeminde yanıt bulmaktadır. İsrail, 60 günlük müzakere sürecinde İran’ın nükleer eşik konumunu gizleme taktiği uygulayacağına kesin gözüyle bakmaktadır. Bu nedenle İsrail, nükleer tesislere yönelik nokta atışı operasyonlarını gizli düzlemde sürdürecektir. Lübnan cephesinde ise taktiksel ateşkesler ilan edilse bile, İsrail ordusu Litani Nehri’nin güneyindeki 10 kilometrelik işgal alanından çekilmeyi reddetmektedir. İsrail için bu mutabakat bir bağlayıcılık taşımaz. Aksine, Washington’ın elini bağlarken kendisini muaf kılan stratejik bir serbesti alanıdır.

​Bölgesel vekalet savaşları düzleminde Hizbullah, mutabakat metninde Lübnan maddesinin yer almasını kendi varoluşsal meşruiyeti için bir zafer olarak sunmaktadır. Beyrut hükümetinin zayıf kaldığı bu konjonktürde Hizbullah, halkın evlerine dönüş biletinin ancak Tahran-Washington eksenindeki bu ateşkesle mümkün olduğunu savunarak toplumsal tabanını konsolide etmektedir. Örgüt, bölgesel olarak daha temkinli bir hatta çekilse de, Lübnan iç siyasetindeki askeri veto yetkisini son savaşla tahkim etmiştir.

​Son tahlilde, Körfez monarşileri Amerikan güvenlik şemsiyesine duydukları güven krizini, Türkiye, Mısır ve Pakistan’ın da dahil olduğu “Dörtlü Güvenlik İş Birliği” gibi bölgesel özerklik arayışlarıyla dengelemektedir. Küresel ölçekte ise İran, Pekin ve Moskova’nın sergilediği pragmatik tutumlar karşısında “Doğu’ya Bakış” stratejisinin sınırlarını görmüş ve Batı ile çok boyutlu bir denge kurmanın kapısını aralamıştır. Islamabad Mutabakatı bir barış belgesi değil; tarafların sahadaki kazançlarını diplomatik mevzilere tahvil ettiği, İsrail’in dışarıda kalarak askeri tırmandırma potansiyelini elinde tuttuğu, kırılganlığı yüksek yeni bir soğuk savaş kontratıdır.