21. Yüzyılda Türkiye’nin Jeopolitik Dönüşümü

Giriş

Son on yılda Türkiye’nin dış politikasında yaşanan dönüşüm, Soğuk Savaş sonrası dönemin edilgen ve kriz odaklı yaklaşımından sıyrılarak “askeri güç projeksiyonu, savunma sanayii diplomasisi, ekonomik entegrations ve tarihsel-kültürel bağların sentezine” dayanan bir doktrine evrilmiştir.

Uluslararası ilişkiler literatüründe “Aktif Otonomi” ve “Akıllı Sert Güç” olarak adlandırılan bu yaklaşım, Ankara’nın jeopolitik kriz sahalarında doğrudan sahaya inmesini ve müttefikleriyle sürdürülebilir yetki alanları inşa etmesini sağlamıştır. Türkiye, savunma sanayisinde ulaştığı yerlilik oranı ve geliştirdiği doktrinel esneklik sayesinde artık yalnızca bölgesel gelişmelere tepki veren bir aktör değil; Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Afrika Boynuzu’na kadar geniş bir coğrafyada oyun kuran ve statükoyu şekillendiren merkezi bir denge unsurudur.

Bu güç projeksiyonunun başarıyla test edildiği, kurumsallaştığı ve yeni boyutlar kazandığı en kritik saha hiç şüphesiz Suriye olmuştur. Suriye’de sınır ötesi operasyonlarla başlayan askeri varlık; zamanla altyapı, enerji, ticaret ve ordu kurucu askeri danışmanlık mekanizmalarıyla desteklenen çok katmanlı bir yapıya bürünmüştür. Ankara’nın Suriye’de uyguladığı ve somut sonuçlar aldığı bu model, Türkiye’nin yalnızca askeri caydırıcılık sağlamakla kalmayıp, İran’ın bölgede bıraktığı nüfuz boşluklarını doldurarak kendi mimarisine sahip yeni bir bölgesel denge kurabileceğini uluslararası kamuoyuna gösteren temel laboratuvar işlevi görmüştür.

Aşağıdaki analiz; Suriye sahasındaki derinleşmeden başlayarak Türkiye’nin mevcut etki alanlarını, genişleme vizyonundaki aday coğrafyaları ve bu stratejiyi destekleyen jeo-ekonomik koridorlar ile küresel güvenlik ortaklıklarını (Mekke Savunma Anlaşması, İngiltere ortaklıkları, NATO 3.0, Zengezur ve Kalkınma Yolu) bütüncül bir yaklaşımla incelemektedir.

Türk Dış Politikasında Çok Katmanlı Güç Projeksiyonu ve Bölgesel Denge Mimarisi

Türkiye’nin yeni dış politika doktrininin en somut ve derinlikli uygulama sahası olan Suriye, sınır güvenliğini koruma gerekçesiyle başlayan askeri varlığın zamanla savunma sanayii diplomasisi, yerel yönetim mekanizmaları ve ekonomik entegrasyonla birleşerek kalıcı bir güvenlik mimarisine dönüştüğü temel laboratuvardır. Uluslararası jeopolitik analizlerde ve özellikle Tel Aviv merkezli strateji araştırmalarında vurgulandığı üzere, Ankara’nın Suriye’nin kuzey ve kuzeybatı hatlarında konuşlandırdığı 20 binden fazla asker ve güvenlik personeli; gelişmiş lojistik imkânlar, hava desteği, insansız hava araçları ve füze savunma sistemleriyle tahkim edilmiş durumdadır. Türkiye ile Suriye makamları arasında imzalanan askeri iş birliği anlaşmaları; terörle mücadele, mayın temizleme, siber savunma, askeri mühendislik ve lojistik alanlarında geniş kapsamlı bir kurumsal ortaklığın hukuki zeminini atmıştır. Türk askeri danışmanlarının komuta yapısı ve savaş doktrininin modernize edilmesi süreçlerinde üstlendiği aktif rol, Şam’daki Savunma Bakanlığı yetkilileriyle yürütülen düzenli temaslar ve atanan askeri ataşeler, ordunun yeniden yapılanmasındaki Ankara etkisini göstermektedir. Şam ve Ankara arasında istihbarat, ordu, ekonomi, enerji, ulaşım ve diplomasi hatlarında kurulan bu entegrasyon, Türkiye’nin İran’ın zayıflayan etkinliğinin yarattığı boşluğu doldurarak Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e uzanan otonom bir güç dengesi kurduğunu teyit etmektedir.

Suriye sahasında olgunlaştırılan ve somut sonuçlar alınan bu “akıllı sert güç” modeli, Türkiye’nin yakın ve orta çevre coğrafyalarında beş ana merkezde hızla kurumsallaşmıştır.

Denizsel güç projeksiyonunun amiral gemisi olan Libya’da, 2019 Deniz Yetki Alanları Mutabakatı ve Vatiyye ile Misrata üslerindeki kalıcı TSK varlığı sayesinde Yunanistan-Mısır-İsrail ekseninin Doğu Akdeniz’i kapatma stratejisi boşa çıkarılmış, Türkiye deniz ticareti ve hidrokarbon denkleminde vazgeçilmez bir aktöre dönüşmüştür.

Güney Kafkasya’da ise 44 Günlük İkinci Karabağ Savaşı ile Türk savunma doktrini Azerbaycan Ordusu’na entegre edilmiş, Şuşa Beyannamesi ile müttefiklik resmiyet kazanmıştır. Bu hat, Zengezur Koridoru projesi ve Ermenistan ile yürütülen paralel normalleşme adımlarıyla desteklenmektedir. Erivan’ı Rusya’nın tek taraflı ekseninden çıkararak bölgesel ulaştırma ve ticaret ağlarına dahil etmeyi amaçlayan bu yaklaşım, Kafkasya’daki geleneksel güç dengelerini Türkiye lehine dönüştürmektedir.

Kuzey Irak sahasında yürütülen Pençe-Kilit operasyonları ve Başika gibi ileri operational üslerle terör kaynağında sınırlandırılırken, Irak hükümeti ve IKBY ile geliştirilen jeo-ekonomik ortaklıklar stratejinin ikinci ayağını oluşturmaktadır. Basra Körfezi’ndeki Büyük Faw Limanı’ndan başlayarak Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanacak Kalkınma Yolu Projesi, İran’ın bölgesel transit tekelini kırarak Türkiye’yi Basra’dan Avrupa’ya uzanan ana lojistik merkez konumuna yükseltmektedir.

Afrika Boynuzu’nda Mogadişu’daki TURKSOM Askeri Akademisi üzerinden Somali ordusunu eğiten Ankara, hidrokarbon arama yetkileri ve deniz güvenliği anlaşmalarıyla varlığını tahkim etmiş, Somali-Etiyopya krizinde üstlendiği arabuluculuk rolüyle insani diplomasiden küresel aktörlüğe geçiş yapmıştır.

Balkanlar’da ise NATO ve AB misyonları bünyesinde aktif sorumluluk üstlenen Türkiye, Kosova ve Arnavutluk’a yapılan savunma sanayii ihracatları ve sosyo-kültürel diplomasi kanallarıyla Sırbistan dahil tüm bölgesel aktörlerle dengeli bir caydırıcılık kurmaktadır.

Mevcut etki alanlarını konsolide eden Ankara, küresel güç rekabetinin yoğunlaştığı yeni aday sahalara yönelik proaktif planlamalar da yürütmektedir.

Fransa’nın Batı Afrika’dan çekilmesiyle oluşan boşlukta Nijer, Mali ve Burkina Faso gibi Sahel Kuşağı ülkelerine zırhlı araç, SİHA ve hafif silah ihracatı gerçekleştirilmekte; Nijer ile yürütülen uranyum ve altın arama projeleriyle Sahra Altı Afrika’nın güvenlik ve madencilik mimarisinde söz sahibi olunmaktadır.

Orta Asya’da Kırgızistan, Özbekistan ve Kazakistan ile tesis edilen ortak İHA üretim hatları ve savunma ortaklıkları, Türk Devletleri Teşkilatı’nı (TDT) kurumsal bir güç merkezine dönüştürmektedir. Çin’i Avrupa’ya bağlayan Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridoru, Zengezur’un işlerlik kazanmasıyla Türkiye’nin jeo-ekonomik kaldıraç gücünü zirveye taşıyacaktır.

Kızıldeniz hattında Cibuti ve Sudan ile yürütülen deniz güvenliği diplomasisi Babülmendep Boğazı’ndaki etkinliği artırırken, Körfez’deki stratejik yumuşama süreci devasa savunma sanayii anlaşmalarıyla taçlanmıştır. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması; teknik ve hukuki içeriği itibarıyla NATO’nun 5. Maddesine benzer kolektif savunma ve caydırıcılık ilkeleri taşıyarak bölgesel güvenlik mimarisinde tarihi bir dönüşümü temsil etmektedir.

Türkiye’nin sahadaki sert güç uygulamaları, küresel sistemdeki büyük güç rekabeti ve ittifak ilişkileriyle de doğrudan etkileşim halindedir. İngiltere/Birleşik Krallık ile imzalanan Güvenlik ve Savunma Ortaklığı Belgesi; Eurofighter Typhoon tedarik süreçlerinden uzay teknolojilerine ve hibrit tehditlerle mücadeleye kadar geniş bir yelpazeyi kapsamakta, Londra-Ankara hattını Brexit sonrası Avrupa güvenliğinin ana kolonlarından biri yapmaktadır.

NATO 3.0 genişleme ve savunma doktrininde İttifak’ın en büyük ikinci kara gücü olarak kilit rol oynayan Türkiye, karar alma mekanizmalarındaki otonom duruşunu koruyarak Transatlantik ilişkilerde eşit ortaklık zeminini zorlamaktadır.

Karadeniz’de Montrö Sözleşmesi’ni titizlikle uygulayarak Rusya-Ukrayna savaşında tırmanmayı engelleyen Ankara, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü ve Kırım’ın ilhak edilmediğini savunurken, Bayraktar TB2 ve korvet teslimatlarıyla Kiev’in direniş kapasitesini desteklemiş, aynı zamanda Tahıl Koridoru ve esir takaslarında Moskova ile konuşabilen yegâne aktör kalmayı başarmıştır.

Orta Doğu’da tırmanan İsrail-İran gerilimi karşısında “Aktif Tarafsızlık” ilkesiyle hareket eden Türkiye, Tahran’ın zayıfladığı Suriye ve Irak gibi sahalarda ortaya çıkan yetki boşluklarını kurumsal mekanizmalarıyla doldurmakta, Hizbullah’ın zayıflama sürecinde ise Lübnan Ordusu’na sağladığı lojistik destekler ve tarihsel bağlarıyla Doğu Akdeniz’deki yapıcı nüfuzunu pekiştirmektedir.

Sonuç

Türkiye’nin son on yılda şekillendirdiği dış politika ve güvenlik vizyonu, tek taraflı bir bağımlılığa ya da edilgen bir pasifizme dayanmamaktadır. Suriye sahasında test edilerek olgunlaştırılan askeri güç aktarımı, savunma sanayii ihracatı, Kalkınma Yolu ve Zengezur gibi jeo-ekonomik koridorlar ile tarihsel-kültürel meşruiyetin bileşimi, Türkiye’yi küresel satranç tahtasında hamle yapan otonom bir merkez güce dönüştürmüştür. Mekke Savunma Anlaşması ile Doğu’da kurulan kolektif güvenlik ekseni, İngiltere ile derinleşen stratejik ortaklık ve Kafkasya’dan Afrika Boynuzu’na uzanan askeri üs ağı, Türkiye’nin 21. yüzyılın çok kutuplu dünya düzeninde kendi otonom etki alanını kararlılıkla inşa ettiğini göstermektedir.

Bu otonom güç yapısının arkasında, Türkiye’nin sınır ötesinde kurduğu somut askeri varlık ve fiziki altyapı ağı yatmaktadır. Günümüz itibarıyla Türkiye; Suriye, Irak, Libya, Somali, Katar, Kosova ve Bosna-Hersek başta olmak üzere 10’dan fazla ülkede aktif askeri üs, ileri operasyonel nokta ve askeri eğitim tesisine sahiptir. 35.000’den fazla askeri personelin ülke dışında görev yapması, Türkiye’yi küresel ölçekte en çok sınır ötesi askeri varlık bulunduran ilk 8 ülke arasına sokmaktadır. Mogadişu’daki TURKSOM gibi tesisler üzerinden on binlerce dost ülke askerinin eğitilmesi, sert gücün kurum kurucu ve kalıcı bir nitelik kazandığının en somut kanıtıdır.

Sert gücün sağladığı alan hakimiyeti, Türkiye menşeli kamu kurumları ve özel sektör yatırımlarıyla kurulan devasa bir “yumuşak güç ve altyapı ağı” ile tahkim edilmektedir. Türkiye, küresel diplomasi ağında 260’tan fazla dış temsilciliği (Büyükelçilik ve Başkonsolosluk) ile dünyanın en büyük 5. diplomatik ağına sahiptir. TİKA’nın 60’tan fazla ülkedeki koordinasyon ofisleri aracılığıyla yürütülen kalkınma projeleri, Yunus Emre Enstitüleri ve Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) bünyesinde 170’ten fazla ülkeden Türkiye’ye getirilen 15.000’i aşkın uluslararası burslu öğrenci, sosyo-kültürel nüfuzun omurgasını oluşturmaktadır.

Sağlık ve eğitim diplomasisinde ise Sağlık Bakanlığı ve Türkiye Maarif Vakfı (TMV) üzerinden kurumsal bir genişleme izlenmektedir. Maarif Vakfı, 50’den fazla ülkede 450’yi aşkın okul ve eğitim kampüsüyle 50.000’den fazla öğrenciye hizmet vererek eğitim alanında küresel bir aktör haline gelmiştir. Somali (Mogadişu), Sudan (Nyala), Nijer ve Arnavutluk gibi kritik coğrafyalarda inşa edilen Türk Dostluk Hastaneleri ile sağlık kampüsleri, bölge halkları nezdinde sarsılmaz bir toplumsal meşruiyet üretmektedir. Ekonomik düzlemde ise Somali Mogadişu Limanı, Malezya Kuantan Limanı, Gürcistan Batum ve Tiflis Havalimanları, Senegal ve Afrika genelindeki dev altyapı projeleri Türk şirketlerince işletilmekte; Türk müteahhitlik sektörü 130’dan fazla ülkede 500 milyar doları aşan proje hacmiyle Çin’in ardından dünyada 2. sıradaki konumunu korumaktadır.

Bu çok katmanlı yapı, küresel güç rekabetinde Türkiye’yi Doğu ile Batı arasında pragmatik bir denge aktörü yapmaktadır. Özellikle Çin’in “Kuşak ve Yol” vizyonu karşısında Türkiye, Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridoru ve Kalkınma Yolu projeleriyle kendisini Çin finansmanı ve lojistiği için ikame edilemez bir geçiş merkezi olarak konumlandırmaktadır. Çin ile küresel ticaret ve altyapı alanında geliştirilen esnek ortaklıklar, Ankara’nın Afrika ve Doğu Avrupa açılımlarında Pekin ile hem rekabet edip hem de stratejik projelerde iş birliği yapabilmesini sağlamaktadır. Bu durum, Türkiye’nin Avrupa pazarlarına olan yakınlığını ve Afrika’daki askeri-diplomatik nüfuzunu Çin sermayesiyle buluşturan özgün bir jeo-ekonomik kaldıraç yaratmaktadır.

Özetle; askeri varlık, kamu diplomasisi, altyapı limanları, eğitim-sağlık kampüsleri ve savunma sanayii ihracatının yarattığı sinerji, Türkiye’yi klasik bir bölgesel güç olmanın ötesine taşımıştır. Ankara, 21. yüzyılın yeniden şekillenen jeopolitik haritasında hem Batı güvenlik mimarisinin kritik bir parçası hem Doğu ile entegre bir lojistik merkez hem de Küresel Güney’de kendi etki alanını yöneten otonom bir küresel güç olarak yerini almıştır.