Dünya ve Müslümanlar -Stratejik Bir Bakış-

Dünya bir kriz içre dönemi son sürat yaşamaktadır. Müslümanların da bu durumdan azade bir konumları söz konusu değil! Anlam yitimi modern dünyayı yıkarken, yeni bir sistemin kurucu paradigmasının ortalıkta görülmediği de bariz bir açıklığa sahiptir. Müslümanlar ise kendi iç sorunlarını ve batı üzerinden düştüğü durumu giderme konusunda ciddi zaaflar taşımaktadır. Devlet ve halk ayrımı Müslümanların içinde bulunduğu durumu açıklamaya yetmemektedir. Müslümanlar ülke ve iktidar olarak krize duçar oldukları kadar halk olarak da krize duçar durumdadırlar. Temsiliyet ve liyakat ile bilgi düzeyi bağlamında da ciddi sorunlar baş göstermektedir.

Yeni bir dünya kurulacaktır. Genel itibarı ile devlet erkânı bu yeni kurulacak dünyada yerini alacaklarını söylemelerine rağmen, bu yeni dünyanın ne olduğuna dair bir bakışın ipuçları bile ortalıkta görülmemektedir. Müslüman entelektüel ve âlimler ise, bu noktada neler söylediklerini bilmiyoruz, ya da herhangi bir şey söylemeye yeltenmemektedirler.

Temel mesele, bu kriz zamanlarında düşünce bağlamında neyi, nasıl ve ne şekilde ifadeye kavuşturulacağı konusu muamma olarak önümüzde durmasıdır. Müslümanlar, bir tepkisel tavır üzerinden mi meseleyi ele alacaklar, yoksa meselenin ideal boyutunu dikkate alarak inşai bir zemin üzerinden mi konuyu ele alıp bakış geliştirecekler?

Dünya, kendi iktidar alanını garanti etmek için farklılıklarını devre dışı bırakarak yeni adımlar atmaya ve yeni döneme ayak uydurma noktasında farklılıkları zenginlik olarak görmeye niyetli görünmektedir. Mevcut durumda dost, düşman ve müttefiklik kavramları yerle yeksan olmaktadır. Görelilik, siyasal olanın bariz özelliği olarak öne çıkmakta ve bu durumu anlamakta zorluk çekenlerin olup biten ve gelişen siyasetin koordinatlarını doğru okuma noktasında ciddi zaaflar taşımaya devam edecekleri açıktır.

Müslüman ülkelerin kendi aralarında meydana getirmeye çalıştıkları yapılar ise adım – adım işlerliğe kavuşurken, tam olarak bir güvenin tesisi için daha bayağı yol almaya gerek olduğu gözlenmektedir. Siyasal yaklaşım olarak bir bütünlüğe yönelik gelişme aynı şekilde düşünce ve sosyal zemin anlamında gelişmeye müsait bir ortam kurmaya zemin oluşturmamaktadır. Müslümanların birlikte hareket etme, birlikte yaşama ve birlikte kendi çıkarlarını, inanç, iman ve amellerini birbirini besleyecek şekilde düzenlemelerini sağlayacak bir vasat kurulamamıştır. Bu noktada başlangıç adımı olacak bir yöntemin ve yaklaşımın da olmadığı gözlenmektedir. İran ve diğer müslüman ülkeler arasındaki gerilimi gidermeye matuf bir yaklaşım ufukta bile görülmemektedir. Hâlbuki müslüman ülkeler kendi aralarında birliği sağlam kurarlarsa gelecek dünya sahnesinde kendi ağırlıkları olacağı bedihidir. Ama buna rağmen, kendi ulusal çıkarlarını önceleyen ülkeler ve iktidarlar, görece bazı birlikteliklerin girişimini yapsalar da etkileşim içinde oldukları dünya sisteminin iktidar ağlarını aşacak bir irade göstermeye yanaşmamaktadırlar. Bu durum, Müslümanların kendi ülke iktidarları ile aralarındaki derin kopukluğu işaret etmektedir.

 O zaman yapılması gereken ilk iş; her müslüman ülke, kendi halkı ile birlikteliğini güçlendirecek adımları atmaya siyasal bir irade olarak karar vermelidir. Halk ise kendi temel değerleri ile birlikte iktidar elitlerinin de bu değerlerle uyumlu ve barışık bir zemine taşınmalarına yardımcı olacak hamleler yapabilir pozisyonu eline geçirmelerine yönelik adımlar atmalıdır. Bu süreçte âlim ve entelektüeller bu meseleyi halk ve iktidar nezdinde açık kılacak ve her iki yapının bütünlüğünü sağlayacak bir düşünce zemini inşa ederek varlıklarının anlamını izhar etmelidirler. İşte bu noktada atılacak adımların neler olduğu sorusu anlamlı yerini alacaktır…

Entelektüel zeminde atılacak ilk adım; mevcut düşünüş biçimini ve içeriklerini, soru kalıplarını ve cevaplarını dikkate alarak yenilenmeye gidecek bir sıçramaya olan ihtiyacın iradi bir karar olarak öne çıkarılmasını sağlamaktır. Çünkü son iki yüzyıldır, Müslümanlar, kendi sorunlarını çözüme kavuşturmada ve kendilerine yöneltilmiş, modern sorunların çözümüne dair beklentilerin karşılanmadığını bilmeli…  Bir tarihsel dönemden geçildiğini dikkate alarak yola hazırlık yapılması gerektiğini karara bağlamalıdırlar. Modern düşüncenin etkisinde tepkisel olarak oluşturulmuş müslüman düşüncede yeterlilik olgusu görülemediği belirgindir. Bu yüzden ilk adım, sorunun bizatihi kaynağı durumunda olan bu olgunun devre dışı bırakıldığı bir zemine sıçramak ve oradan başlamaktır. İkinci temel adım, tepkisel olandan kurtulup, inşa edici bir zemine sıçramaktır ki, bu aynı zamanda müslüman düşünceyi esaret altından kurtararak kendi zeminini kendisinin kuracağı bir vasatı inşa etmek için gerek şarttır.

Yani dün söylenen benzer sözleri ciddiye alarak yola çıkıldığı zaman yoldan çıkıldığını unutmamak elzemdir. Bu yüzden modernlik ve gelenek arasına sıkışmış bir zeminden dışarı çıkarak İslam gibi temel bir değerin bugün yeniden hayat ile buluşmasını sağlayacak bütün kirlilik zeminlerinden azade bir ortamda yeniden tecdid ve ihya edilmesine yönelik bir iradeyi hayata geçirmek elzemdir. Burada gelenek derken kastedilen beşeri tecrübenin dinin yerine geçirilişini sağlayan bir düzenek olduğunu vurgulamak önemlidir. Yoksa tarihsel süreklilik ve ilkelerin ilk gün ile bugün arasında bir kopukluğun olmaması gerektiği gibi temel bir zemine yaslanmak asli bir unsur olarak görülmelidir. Bu noktada epistemolojik anlamda tarihsel bir sürekliliği içinde taşıyan İslami epistemolojinin varlığı ve etkileşim dışında kendi otantik yapısı içinde varlığını yeniden inşa ederek o bilgi süreci içinde bir yöntem ve bakış geliştirerek hayatı müslümanca okumanın ve yorumlamanın ilkelerini kurmak zorunluluğu kendisini dayatmaktadır.

Bu üçündü adımı besleyecek olan ise dördüncüsüdür: Bu o kadar zor olmasa gerek! Mevcudun dışına çıkma cesaretini gösterdiği andan itibaren âlimler ve entelektüeller ortak bir bakış üzerinden kendi geleceklerini müslümanca kurma konusunda önemli bir zemin kurarak mevcut kriz zamanlarını verimli ve yararlı bir şekilde kullanarak dünya insanlarının da kurtuluşu için bir umut vesilesi olma imkânını seferber edebilirler.

Bu noktada en önemli hareket, tarihsel sürekliliği içinde değişime uğramadan bugüne kadar taşınan ilkelerin varlığı ve üzerine tam bir mutabakatın oluştuğu kesin ilkelerin temel bir eksen olarak kabulü üzerinden vahyin inşa etmeye çalıştığı şahsiyet, sosyal hayat ve ilişkiler ağının niteliğine dair açıklığın varlığı şarttır.  Bu beşinci adımı altıncı adım olarak: Yeni bir dil ve ifade ile açıklığa kavuşan şeyi bugünün zihnine sunmaktır.  Asli bir sorumluluk olarak müslüman âlim ve entelektüellerin üzerinde bu bir vebal olarak asılı durmaktadır. 

Görünürde çok zor gibi duran bu mesele aslında kendi iç imkânları açısından çok kolay bir noktada durmaktadır. Bütün mesele bunu anlamak ve hayata geçirmek için gereken iradeyi ve cesareti göstermektir.  Mümin ilahi inayete açık olan bir karaktere sahip olmalıdır. Bu da sorun çözmede en büyük yardımcısı olarak şeyi kendi uhdesinde bulundurduğu anlamını taşır…