Fransa Sokakları Neden Yanıyor? Meşru İsyan mı, Hibrit Savaş Mı?

Fransa’da lise öğrencilerinin yetersiz eğitim koşulları, kalabalık sınıflar ve bakımsız okul binalarına tepki olarak başlattığı eylemler, kısa sürede okul bahçelerini aşarak derinleşen yaşam maliyeti krizinin, bozulan kamu hizmetlerinin ve toplumsal öfkenin kitlesel bir dışavurumuna dönüştü.
Sosyolojik açıdan bakıldığında eylemler, Fransa’nın sosyo-ekonomik dokusundaki aşınmanın net bir yansımasıdır. Eylül sonunda Paris banliyölerinde alevlenen kıvılcım, Ekim ortasında enflasyon ve alım gücü kaybına karşı düzenlenen devasa yürüyüşlerle birleşerek yüz binlerce kişiyi sokaklara döktü. Öğrencilerin meşru ve somut taleplerine öğretmenler, veliler, sendikalar ve “sarı yelekliler” de eklenince hareket milli bir nitelik kazandı. Ancak her kitlesel toplumsal harekette olduğu gibi, eylemler büyüdükçe bünyesine farklı siyasi aktörleri, suç gruplarını ve provokatif çevreleri çekmeye başladı. Barışçıl gösterilerin yer yer yağma, kundaklama ve şiddetli çatışmalara evrilmesi ve 1.800’den fazla kişinin gözaltına alınması (18 Ekim tarihiyle), meselenin sadece bir “sosyal kriz” olmadığını, aynı zamanda ciddi bir devlet yönetimi ve iç güvenlik sınavına dönüştüğünü gösteriyor.
Tam da bu noktada, sokaktaki somut sosyal patlama ile uluslararası siyasetteki hibrit savaş mantığı kesişiyor. Olayların arkasında “dış güçler” mi var sorusu gündemi meşgul ederken, durumu berrak bir analitik çerçeveye oturtmak gerekiyor.
Fransa devletinin resmî değerlendirmeleri, Rusya’nın Avrupa genelinde siber saldırılar, sabotajlar, insansız hava araçlarıyla tacizler ve dezenformasyon operasyonlarıyla yoğun bir hibrit savaş yürüttüğünü belgeliyor. Cumhurbaşkanı Macron’un kritik altyapıyı koruma çağrıları ve savunma bütçesini 2027’ye kadar 64 milyar euroya çıkarma hedefi, Paris’in bu tehdidi ne kadar hayati gördüğünü ortaya koyuyor. Ancak bu durum, Rus ajanlarının Fransız liselileri sokağa döktüğü anlamına gelmiyor. Mevcut veriler Rusya’nın rolünün eylemleri “tetiklemek” değil, var olan krizi propaganda kanalları ve sosyal medya aktörleri üzerinden “büyütmek” ve toplumsal kırılmaları “kutuplaştırmak” olduğunu gösteriyor. Kremlin’e yakın anlatılar, Ukrayna’ya yapılan askerî yardımlar ile Fransız halkının alım gücü kaybını karşılaştırarak “halk aç kalırken savaşa para harcanıyor” temasını işliyor. Bu, modern hibrit savaşın en klasik stratejisidir: Sıfırdan öfke yaratmak yerine, var olan meşru öfkeyi kaldıraç olarak kullanarak devletin stratejik direncini içten zayıflatmak.
Bu gerilim, Fransa’nın sınırlarını aşarak Avrupa’nın geneline yayılma potansiyeli taşıyan bir bölgesel dinamiği işaret ediyor. Nitekim benzer sosyo-ekonomik baskılar altındaki Almanya, İtalya ve İspanya gibi Avrupa ülkelerinde de gençlik ve işçi hareketleri bu tür kitlesel eylemleri yakından takip ediyor. Avrupa genelinde yükselen enflasyon, enerji maliyetleri ve kamu harcamalarındaki kesintiler, toplumsal huzursuzluğun kıta çapında zincirleme bir etki yaratmasına zemin hazırlıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in hibrit saldırılara karşı savunma mekanizmaları çağrısı yapması veya Macron’un stratejik özerklik vurgusu yapması, Avrupa’nın askerî açıdan dış tehditlere odaklandığını gösterse de, kıtanın asıl zaafı kendi içindeki toplumsal uzlaşının çatırdamasıdır. Silahlanmaya, hava savunma sistemlerine ve dron teknolojilerine ayrılan devasa bütçeler, eğitimden sağlığa kadar sosyal devlet kalemlerinden kesilerek finanse edildiği sürece, sokaktaki öfke daha geniş bir coğrafyaya yayılacaktır.
Güvenlik Güçlerinin Kontrol Kapsamı ve Karşıt Gösterilerin Sokağa İnme Riski
Eylemlerin kontrolden çıkma eğilimi göstermesi, Fransız güvenlik mimarisini son derece kritik bir eşiğe getirmektedir. Polisin ve jandarmanın sert müdahaleleri, aşırı orantısız güç kullanımına dair haberlerle birleştiğinde toplumsal öfkeyi yatıştırmak yerine daha da körüklemekte, güvenlik güçlerinin taktiksel kontrolü kaybetme riskini artırmaktadır. Devletin asayişi sağlama yeteneği zayıfladıkça, sokaktaki güç boşluğu aşırı gruplar tarafından doldurulma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Daha da tehlikelisi, kentin günlük yaşamının, esnafın ve kamu düzeninin bu derece aksamasına tepki gösteren sağ ve aşırı sağcı grupların, “düzeni koruma” veya “sokakları temizleme” söylemiyle karşıt gösterici olarak sokağa inme olasılığıdır. Şiddet yanlısı sol-anarşist gruplar ile eylemlere tepki duyan milliyetçi ve muhafazakâr karşıt göstericilerin aynı kent meydanlarında karşı karşıya gelmesi, Fransa’yı bir asayiş krizinden doğrudan sokak çatışmalarına ve kurumsal bir kaos ortamına sürükleyebilir. İçişleri Bakanlığı’nın uygulamayı düşündüğü “Stadef” gibi kademeli millî savunma planları ve askerî unsurların iç güvenlikte konuşlandırılması seçeneği, tam da bu tür kontrol dışı kalabilecek iç çatışma senaryolarına karşı bir önlem olarak masada durmaktadır. Ancak sokakta iki farklı toplumsal kesimin karşı karşıya gelmesi, kolluk kuvvetlerinin işini imkânsız hale getireceği gibi, dış aktörlerin manipülasyon yapabileceği ideal bir kaos ortamı yaratacaktır.
Sonuç olarak, Fransa’daki olaylarda iki paralel gerçeklik aynı anda yaşanmaktadır: Bir yanda eğitim şartlarından, eşitsizlikten ve enflasyondan bunalmış reel bir toplumsal patlama, diğer yanda ise bu patlamayı fırsat bilerek Batı’nın iç bütünlüğünü sarsmaya çalışan dış stratejik müdahaleler. Fransa ve genel olarak Avrupa, Rusya’ya karşı dışarıda güçlü bir askerî hat inşa etmeye çalışırken, içeride vatandaşlarının temel yaşam, eğitim ve adalet taleplerini karşılayamazsa, kurulmaya çalışılan devasa güvenlik mimarisi içeriden çökecektir. En tehlikeli hibrit silah, yabancı bir ajan veya dezenformasyon kampanyası değil, bir ülkenin kendi halkı içinde biriken ve görmezden gelinen meşru öfkesidir.

