İsrail’de İktidar Değişimi: Ankara ve Batı Hattında Tel Aviv’in Jeopolitik Varoluş Sınavı

İsrail siyasetinin eşiğinde durduğu muhtemel bir iktidar değişimi, uluslararası analizlerin büyük bir kısmında sığ bir yaklaşımla ele alınmakta ve ekseriyetle Ankara’nın dış politika dinamikleri ile bölgesel nüfuz alanı üzerinden okunmaktadır. Oysa meselenin özü ve jeopolitik ağırlık merkezi son derece net bir gerçekliğe işaret etmektedir: Tel Aviv’deki mevcut ideolojik ve aşırı sağcı sıkışmışlığın aşılması, Türkiye için bir taktik imkân yaratmaktan ziyade, bizzat İsrail’in kendi ulusal güvenliği, küresel meşruiyeti ve diplomatik geleceği adına tarihî bir çıkış kapısı niteliğindedir. Son dönemde İsrail iç siyasetinde yaşanan kırılmalar ve radikal sağ koalisyonun yarattığı bölgesel krizler, ülkeyi sürdürülemez bir jeopolitik izolasyonun eşiğine getirmiştir. Bu yıpratıcı tablodan çıkış ise Tel Aviv’in geleneksel müttefikleriyle olan ilişkilerini rasyonel bir zemine oturtmasından ve özellikle Doğu Akdeniz ile Yakındoğu dengelerinde kilit bir aktör olan Türkiye ile bozulan diplomatik kanallarını tamir etmesinden geçmektedir.
Ortadoğu jeopolitiğinde sürdürülebilir bir güvenlik vizyonu, yalnızca askeri kapasiteyle veya yüksek teknolojik üstünlükle inşa edilemez; asıl belirleyici olan, kurumsal diplomasinin işlerliği ve bölgesel aktörlerle kurulan dengeli rasyonelliktir. İsrail’deki mevcut radikal sağ yönetimin izlediği uzlaşmaz ve ideolojik tırmanma siyaseti, yalnızca Filistin denkleminde değil, Washington, Londra ve Brüksel hattında da tamiri zor diplomatik aşınmalara sebep olmuştur. İsrail’in geleneksel Batı ittifakı ve özellikle İngiltere ile kurduğu yüzyıllık tarihsel stratejik bağlar, Netanyahu hükümetinin aşırı ulusalcı ve dini söylemleri nedeniyle ağır bir yıpranma sürecine girmiştir. Londra ve Washington’daki devlet akılları, İsrail’in varlığını ve uzun vadeli güvenliğini desteklemekle birlikte, aşırı sağın beslediği öngörülemez politikaların küresel finans sistemine, bölgesel istikrara ve Batı dünyasının kendi kamuoylarına verdiği zararı artık tolere edememektedir. Dolayısıyla İsrail’de seküler ve merkez odaklı bir iktidar yapısının tecellisi, Batı başkentleriyle ilişkileri yeniden öngörülebilir ve güvenilir bir çizgiye çekmek için Tel Aviv’in elindeki en somut stratejik fırsat penceresidir.
Bu kapsamda Türkiye faktörü, Tel Aviv için jeopolitik bir sıkışmadan kurtulmanın en kritik kaldıracı olarak öne çıkmaktadır. Ankara ile İsrail arasındaki gerilimin derinleşmesi, Türkiye’nin askeri, diplomatik ve ticari nüfuz alanı dikkate alındığında Tel Aviv adına devasa bir jeostratejik maliyet üretmiştir. İsrail’in Doğu Akdeniz’deki enerji mimarisinde, küresel tedarik zincirlerinde, NATO ile olan dolaylı ilişkilerinde ve bölgesel güvenlik denkleminde Türkiye’yi tamamen devre dışı bırakma veya sürekli kriz odaklı bir ilişki yürütme lüksü bulunmamaktadır. Doğu Akdeniz doğalgazını Avrupa pazarlarına güvenle ve maliyet etkin bir şekilde ulaştırmanın yolu dahi doğrudan Türkiye’nin deniz yetki alanları ve altyapı gerçekliğiyle kesişmektedir. Ankara ile asgari rasyonel zeminlerde buluşamayan bir Tel Aviv yönetimi, bölgesinde yalnızlaşmaya ve izole bir ada gibi kalmaya mahkûmdur. İsrail’de gerçekleşebilecek seküler bir iktidar değişimi, Tel Aviv’e Ankara ile ilişkileri kişisel polemikler ve ideolojik hezeyanlar seviyesinden çıkarıp, devlet aklına, Filistin konusunda iş birliğine ve ticari pragmatizme dayalı sağlam bir zemine taşıma imkânı verecektir.
İngiltere ve Atlantik ekseniyle ilişkilerin restorasyonu da doğrudan İsrail’in Türkiye ile kuracağı yapıcı ve rasyonel temaslara bağlıdır. Londra’nın Doğu Akdeniz ve Ortadoğu vizyonu, bölgesel aktörler arasında dengeli bir güç dağılımını, ticaret yollarının güvenliğini ve bölgesel ittifakların korunmasını esas alır. İsrail’in seküler ve uluslararası hukuki meşruiyeti yüksek bir hükümetle yönetilmesi, İngiltere başta olmak üzere müttefiklerinin Tel Aviv lehindeki diplomatik manevra alanını yeniden genişletecektir. İngiliz diplomasisinin ve küresel sermayenin bölgesel istikrar arayışında Türkiye’nin oynadığı vazgeçilmez kilit rol göz önüne alındığında, İsrail’in Ankara ile yeniden konuşabilir ve iş birliği yapabilir bir aktör haline gelmesi, Tel Aviv-Londra hattındaki yıpranan stratejik güveni de tazeliyecektir. Bu durum, İsrail’in Batı dünyasında ve uluslararası finans çevrelerinde zedelenen imajını ile kredibilitesini onarmak için ihtiyaç duyduğu en etkili diplomatik zemini sağlayacaktır.
Netice itibarıyla, İsrail’deki olası bir idare değişimi Türkiye’nin bir talebi, beklentisi veya kazanımı değil; doğrudan İsrail’in kendi jeopolitik geleceğini, Batı ile bozulan stratejik bağlarını ve ulusal güvenliğini kurtarma operasyonudur.
Seküler, kurumları önceleyen ve rasyonel bir yönetimin işbaşına gelmesi, Tel Aviv’e ideolojik saplantılardan arınmış, sürdürülebilir bir dış politika izleme imkânı tanıyacaktır. Bu dönüşüm sağlandığı takdirde, Türkiye, Batı ve İngiltere ile ilişkilerini tamir eden bir İsrail, bölgesel ve küresel yalnızlığına son verebilir. Aksi takdirde, iç siyasi hesaplar ve radikal söylemler uğruna sürdürülen mevcut politikalar, Tel Aviv’in etrafındaki jeopolitik çemberi daha da daraltmaktan ve ülkeyi telafisi imkânsız bir stratejik felakete sürüklemekten başka bir sonuç vermeyecektir.

