Suni Krizlerin Perde Arkası: Azerbaycan Gerçeği ve Türkiye
Son günlerde Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev’in Karabağ zaferine dair yaptığı açıklamaların bağlamından koparılması, ardından Azerbaycan’daki başörtüsü ile kılık-kıyafet düzenlemelerinin haksız bir tonda gündeme getirilmesi ve son olarak Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Bakü ziyareti sırasında havalimanındaki karşılama prosedürü üzerinden adeta sanal bir diplomatik kriz üretilmeye çalışılması, ne yazık ki Türk kamuoyunda Azerbaycan’ın imajını hedef alan ciddi bir yanlış anlamaya ve algı operasyonuna yol açmıştır. Oysa meselelerin arka planına, tarihsel derinliğine ve jeopolitik gerçekliğine bakıldığında, iki kardeş devlet arasındaki sarsılmaz stratejik ortaklığı zedelemek isteyen çok aktörlü bir provokasyonun devreye sokulduğu açıkça görülmektedir.
Aliyev’in “Tek başımızaydık, kimseden yardım almadık” çıkışı, savaşı durdurmak için 30 yıl boyunca Azerbaycan’ı oyalayan Batılı aktörlere, Fransa’ya, Karabağ’daki işgali görmezden gelen AGİT Minsk Grubu’na ve bölgesel baskı kurmaya çalışan güçlere verilmiş net bir cevaptır. Bu sözlerin Türkiye’yi hedef aldığını iddia etmek, Şuşa Beyannamesi ile taçlanan “Tek Millet, İki Devlet” ruhunu hiç anlamamış olmaktır. Nitekim Sayın Aliyev, Karabağ Savaşı sırasında ve sonrasında yaptığı sayısız resmi açıklamada, Türkiye’nin ve Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk saatlerden itibaren verdiği siyasi ve manevi desteğin zaferdeki belirleyici rolünü defaatle dile getirmiş; “Türkiye’nin yanımızda olması bize güç verdi, kardeşimizin desteğini hiçbir zaman unutmayacağız” diyerek bu duruşu tarihe not düşmüştür. Dolayısıyla, uluslararası topluma karşı verilen bağımsızlık ve özgürlük mesajı ile kardeş Türkiye’ye olan minnet ve ittifak duygusunu birbirine karıştırmak büyük bir kasıt ya da cehalettir.
Son dönemde bölgesel dengeleri altüst eden Türk-Azerbaycan ittifakı, Zengezur Koridoru ile Türkiye’nin Orta Asya Türk dünyasına doğrudan açılan kapısını aralamış ve bölgede kazan-kazan ilkesine dayalı yepyeni bir stratejik güç dengesi inşa etmiştir. Belli ki bu tırmanış, Zengezur’un stratejik değerinden mevcudiyet bulan Türk dünyasının entegrasyonundan rahatsız olan odakları ve küresel aktörleri fazlasıyla tedirgin etmiştir. Fırsattan istifade eden bazı Siyonist yazar ve aydın görünümlü provokatörler ile Mossad bağlantılı yapıların, toplumsal hassasiyetleri kaşıyarak hem Türkiye’de hem Azerbaycan’da kamuoyu algısını zehirlemeye ve bu tarihi dostluğa zarar vermeye çalıştığı gözden kaçırılmamalıdır.
Nitekim bu dezenformasyon lobisinin son olarak köpürtmeye çalıştığı “Hakan Fidan’ın havalimanında karşılanması” meselesi de tamamen boş bir algı çabasından ibarettir. Bakü’de düzenlenen CICA (Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı) Zirvesi gibi devasa çok taraflı uluslararası organizasyonlarda, onlarca devlet başkanı, başbakan ve bakan seviyesindeki heyet aynı anda şehre intikal etmektedir. Tüm konuk bakanların bizzat ev sahibi Dışişleri Bakanı tarafından havalimanında karşılanması fiziksel olarak imkânsız olduğundan, kabinedeki farklı bakanlar “karşılama heyeti başkanı” olarak görevlendirilir. Havalimanındaki bu ön karşılama diplomatik bir eksiklik veya kriz değil, uluslararası zirvelerin standart devlet protokolü ve iş bölümüdür. Zira aynı zirveye katılan İsrail Cumhurbaşkanı dahi Başbakan Yardımcısı seviyesinde karşılanmıştır. Diplomatik teamüllere göre asıl ağırlama resmi zirve alanında gerçekleşir; nitekim Bakan Fidan havalimanından ayrıldıktan hemen sonra Bakü Kongre Merkezi’nde bizzat Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından resmi törenle karşılanmış, Sayın Aliyev kendisini özel olarak kabul etmiş ve Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov ile de baş başa resmi bir görüşme gerçekleştirmiştir. Dolayısıyla havalimanında Gençlik ve Spor Bakanı’nın bulunması tamamen zirve yoğunluğundan kaynaklanan bir protokol rutinidir ve iki müttefik arasındaki derin bağları gölgeleyemez.
Olayın sosyolojik ve dini boyutuna bakıldığında da ciddi bir bilgi eksikliği göze çarpmaktadır. Azerbaycan, uzun yıllar Çarlık Rusyası ve ardından 70–80 yıllık katı Sovyet Sosyalist rejiminin ateizm propagandası ile dini baskılarına maruz kalmıştır. Bu tarihsel süreç, Kuzey Azerbaycan toplumunda inanç bağlamında oldukça seküler bir yapının ve kültürleşmiş bir Müslümanlık anlayışının doğmasına neden olmuştur. Dini yapının çoğunluğunu oluşturan Şii Caferi nüfus, tarih boyunca hem Kuzey hem de Güney Azerbaycan’da varlığını sürdürmüştür. Bununla birlikte, bölgenin tarihsel ve sosyolojik dokusunda Hazar Türkleri mirasçısı olan ve azımsanmayacak kadar etkili Musevi Türk nüfusunun varlığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Çoğulcu ve kadim Hazar geleneğinin devamı niteliğindeki bu kitle, Azerbaycan’ın hoşgörülü, çoğulcu ve seküler devlet kimliğinin tesis edilmesinde, toplumsal dengelerin korunmasında oldukça yapıcı bir rol oynamıştır. Bu seküler ve çok kültürlü yapı, aynı zamanda İran’ın bölgede kurmak istediği teokratik dini baskı ve nüfuz alanını engelleme yönünde doğal bir toplumsal direnç ve eğilim oluşturmuştur. Ancak özellikle Tahran yönetimi, Azerbaycan’daki Caferi yapıyı kendi teokratik rejimi doğrultusunda manipüle etmeyi, radikal akımları beslemeyi ve Bakü’nün laik, bağımsız devlet yapısını hedef almayı bir devlet politikası haline getirmiştir. Dolayısıyla Azerbaycan devletinin kılık-kıyafet ve alan sınırlamalarındaki katı tutumu, doğrudan dinin kendisine değil; İran’ın ideolojik sızmalarına ve radikal dini akımların devlet düzenini tehdit etmesine karşı aldığı güvenlik odaklı bir savunma refleksidir ve seküler devlet anlayışının sonucudur.
Burada gözden kaçırılan en önemli husus, Türkiye ile Azerbaycan’ın iki ayrı bağımsız devlet olduğu ve iç politikalarında kendi anayasal düzenlerine göre karar alma özgürlüğüne sahip bulunduklarıdır. Türkiye ile Azerbaycan, bölgesel ve uluslararası stratejik alanlarda sarsılmaz müttefiktir ancak birbirlerinin iç hukuk düzenlerine müdahale etmezler. Üstelik işin en acı tarafı, bugün Türkiye’de de kamu kurumlarında başörtüsü yasağını tamamen ortadan kaldıracak anayasal ve kanuni bir değişiklik henüz nihai olarak tesis edilmiş değildir. Türkiye’nin Laiklik ilkesi çerçevesindeki Kılık Kıyafet Kanunu kâğıt üzerinde halen yürürlüktedir. Ancak Türkiye’de yaşanan zihniyet dönüşümü, yürürlükteki bu kanuna rağmen STK’lar, sendikalar ve sivil toplum eliyle başlatılan “sivil itaatsizlik” eylemleri sayesinde gerçekleşmiştir. Memurların ve öğrencilerin bu sivil itaatsizlik kararlarıyla kamu kurumlarına, okullara ve hastanelere başörtülü girebilmesinin önü açılmış, seküler yapının dayatmaları sivil toplum maharetiyle esnetilerek kimsenin inancı sebebiyle mağdur kalmadığı bir toplumsal huzur ortamı yakalanmıştır.
Azerbaycan’ın tarihsel süreçte maruz kaldığı komünist baskılar ve bugün karşı karşıya olduğu jeopolitik tehditler göz önünde bulundurulduğunda, oradaki inanç özgürlüğü ve kılık-kıyafet meselelerinin çözümü de devletlerarası bir kriz alanı haline getirilerek değil; Azerbaycan’ın kendi iç dinamikleriyle aşılmalıdır. Azerbaycan’daki sendikalar, sivil toplum kuruluşları ve aydınlar, Türkiye’deki tecrübeden de yararlanarak sivil alan kanallarını çalıştırabilir, toplumsal uzlaşı ve eylem kararları ile devletin güvenlik kaygılarını da gözeterek bu tür mağduriyetlere merhem olabilirler.
Sonuç olarak; asırlardır süregelen tarihsel, kültürel ve kan bağıyla örülmüş Türk-Azerbaycan kardeşliği ve son yıllarda yakalanan devasa jeopolitik kazanımlar, sosyal medyada veya medyada köpürtülen sahte protokol krizlerine, algı operasyonlarına ve provokasyonlara kurban edilemeyecek kadar hayati, köklü ve kutsaldır. Bu oyuna gelmemek, iki ülke kamuoyunun ve aydınlarının en temel tarihi sorumluluğudur.


