İç Cephe Nasıl Güçlenir?

Batı’nın din savaşlarından ulus imal eden süreçleri ile Doğu’nun imparatorluk çözülmeleri üzerinden geçirdiği uluslaşma tecrübesi, bugün Ortadoğu ve Türkiye ekseninde yürütülen stratejik hamlelere son derece berrak bir ışık tutmaktadır. Son dönemde “Terörsüz Türkiye” ve “Terörsüz Bölge” konseptleri altında şekillenen politikanın temel gayesi, dış tehditler ve bölgesel krizler karşısında etnik ve mezhebi fay hatlarını kapatarak iç cepheyi tahkim etmektir. Türk Devletleri Teşkilatı’ndan Mekke eksenli bölgesel diplomasi hamlelerine kadar atılan adımlar, tıpkı Klasik Osmanlı düzeninin Millet Sistemi veya Pan-İslamizm arayışları gibi, geniş bir coğrafyada kapsayıcı ve birleştirici bir medeniyet şemsiyesi kurma arzusunu yansıtmaktadır. Devlet aklının bölgesel çalkantıları bertaraf etmek için üst-kimlik, kardeşlik ve tarihsel hafıza söylemlerine sarılması makul ve jeopolitik bir gerekliliktir; ancak tarihsel materyalist ve iktisadî-politik analizlerin bize ısrarla hatırlattığı yalın bir hakikat vardır: İktisadî altyapı ile desteklenmeyen, toplumsal refahı üretmeyen ve adil bir bölüşüm mekanizması sunamayan hiçbir üstyapısal hamle, uzun vadede iç cepheyi tahkim etmeye yetmez.
Tarihsel tecrübe, idealist söylemlerin ve dinsel/etnik bağların maddiyatın soğuk gerçekliği karşısında ne kadar çabuk kırıldığını açıkça göstermiştir. Osmanlı’nın son döneminde İslâmcı aydınların “kavmiyetçilik haramdır” vaazlarıyla durdurmaya çalıştığı çözülme, aslında teolojik bir sapmadan değil; taşranın, otokton elitlerin ve köylünün üzerindeki ağır vergi yükünden, ekonomik artı-değerin adil dağıtılmamasından ve yerel aktörlerin küresel pazarla kurduğu yeni iktisadî ilişkilerden kaynaklanıyordu. Benzer şekilde bugün, toplumsal bütünleşmeyi ve “iç cepheyi” güçlendirmeyi hedeflerken halkın omuzlarındaki ekonomik yükü, enflasyonist baskıları ve gelir adaletsizliğini göz ardı etmek, devleti tarihsel bir metodolojik hatanın eşiğine getirebilir. Etnik ve mezhebi kışkırtmaların yeşerebileceği en münbit toprak, derin ekonomik krizlerin ve toplumsal umutsuzluğun hakim olduğu vasattır. Ağır geçim sıkıntısı yaşayan, geleceğe dair ekonomik güvencesi aşınmış kitlelere yalnızca soyut bir “iç cephe” veya “kardeşlik” söylemiyle ulaşmaya çalışmak, sosyolojik gerçeklikle bağdaşmaz.
Devletin bölgesel düzeyde attığı stratejik adımların kalıcı bir güce dönüşebilmesi, içeride teknokratik akılla desteklenmiş, üretimi, istihdamı ve sosyal adaleti önceleyen sağlam bir iktisadi mimarinin inşasına bağlıdır. Dışarıda Türk dünyasıyla veya bölge ülkeleriyle kurulacak entegrasyonlar, içeride vatandaşın mutfağındaki yangını söndürdüğü, yaşam kalitesini artırdığı ve devlete olan aidiyet duygusunu somut göstergeleriyle pekiştirdiği müddetçe jeopolitik bir anlam kazanacaktır. Aksi halde, tıpkı Mısır’da Mehmet Ali Paşa örneğinde veya son dönem Osmanlı taşrasında yaşandığı gibi, iktisadi buhranlar yerel çözülmeleri ve mikro-aidiyet arayışlarını tetiklemeye devam eder. Tarihten çıkartılması gereken en büyük ders; toplumsal harcın en güçlü çimentosunun adalet, liyakat ve ekonomik refah olduğudur. İç cepheyi kırılmaz bir kaleye dönüştürmenin yolu, etnik ve mezhebi tuzakları işaret etmekle sınırlı kalamaz; o kalenin sakinlerine insanca bir yaşam ve adil bir gelecek sunmak zorundadır.

