Mesihçi Siyonizm’e Küresel Kilit: İngiliz Devlet Aklının Tel Aviv Hesabı

Tarihin akışını değiştiren kırılmalar, genellikle diplomatik salonların yaldızlı avizeleri altında fısıldanan süslü cümlelerle değil, aksine en yakın müttefiklerin birbirinin gözünün içine bakarak çektiği sessiz restlerle başlar. Anglo-Amerikan ittifakının ve Doğu Akdeniz’deki stratejik dengelerin yıllardır aşınmayan o sarsılmaz sacayağı, bugün Londra ile Tel Aviv hattında hiç olmadığı kadar derin ve görünür bir fay hattıyla sarsılıyor.
İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband’ın Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşimcileri hedef alan sert ambargo kararı ve ardından kullandığı “etnik temizlik” vurgusu, alelade bir diplomatik tepki ya da geçici bir iç politika hamlesi değildir. Aksine bu durum, Whitehall’un yani yüzyıllık İngiliz devlet aklının, İsrail’in kontrolden çıkan ideolojik hırslarına karşı çektiği küresel bir çekincenin ilanıdır.
Görünürdeki manşetler bize uluslararası hukuku, insan haklarını ve iki devletli çözümün kutsallığını anlatsa da, masanın altında dönen asıl çarklar çok daha pragmatik ve soğukkanlı bir denkleme dayanıyor.
Londra, finansın küresel kalbi olan City of London’ı ve onun devasa sermaye ağlarını, İsrail’in Batı Şeria’da yürüttüğü fiili ilhak adımlarının yaratacağı ağır hukuki ve mali sorumluluklardan korumayı hedefliyor. Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Adalet Divanı’nın işgali yasa dışı ilan eden kararları kapıdayken, küresel sermayenin tazminat ve yaptırım kıskacına girmesini istemeyen İngiliz aklı, kendi finans kurumlarının önüne koruyucu bir idari kalkan çekiyor.
Post-Brexit döneminde Körfez sermayesine her zamankinden daha muhtaç hale gelen İngiliz ekonomisi, Suudi Arabistan, BAE ve Katar gibi aktörlerin kırmızı çizgisi olan Batı Şeria konusunda Tel Aviv ile arasına belirgin bir hat çekmek zorunda olduğunu gayet iyi biliyor. Süveyş ve Kızıldeniz hattındaki ticari güvenlik riske girdikçe, İngiliz lojistik ve sigorta devlerinin sırtındaki yük katlanıyor ve küresel ticaretin geleceği, dar bir ideolojik grubun ajandasına kurban edilemeyecek kadar hayati bir nitelik taşıyor.
Washington ve Londra’nın müttefiklik tanımı arasındaki bu radikal sapma, esasen iki farklı dış politika ekolünün çatışmasıdır. ABD dış politikası, seçim döngülerinin, iç siyasi dengelerin ve güçlü lobilerin sürekli etkisi altında bir dalgalanma yaşarken; İngiliz dışişleri geleneği, kurumların devamlılığına ve kurallara dayalı uluslararası düzenin sürdürülebilirliğine odaklanır. Londra, Washington’ın Tel Aviv üzerindeki dizginleri tamamen kaybetmesini ve ABD Kongre seçimleri öncesinde basiretini bağlayan iç politika baskılarını gördüğü için, küresel sistemin kurumsal mimarisi tamamen çökmeden önce proaktif bir fren mekanizmasını devreye sokmaktadır. Londra’nın bu hamlesi, Washington’a verilmiş örtülü bir stratejik uyarı olduğu kadar, yaklaşan seçimlerin gölgesinde İsrail’in aşırı sağcı koalisyonuna ve onun radikal figürlerine yapılmış küresel bir meşruiyet müdahalesidir.
Bu gerilimi doğru okuyabilmek için merceği İsrail’in kendi içindeki varoluşsal bölünmeye çevirmek şarttır.
Karşımızda, Ben-Gurion ekolünden süzülüp gelen; devleti ordusu, Mossad’ı, küresel entegrasyonu ve finansal meşruiyetiyle ayakta tutmak isteyen Seküler ve Kurumsal Siyonizm ile; sınırları belirsiz bir “Büyük İsrail” hayali peşinde koşan Mesihçi Siyonizm’in amansız bir kavgası durmaktadır. İngiltere’nin “yerleşimci terörü” tanımı, doğrudan rasyonel devlet aklını devre dışı bırakıp ülkeyi teolojik bir felakete sürükleyen bu Mesihçi bloğu hedef almaktadır. İsrail’in geleneksel elitleri ve istihbarat bürokrasisi, küresel sistemden izole edilmiş bir parya devlete dönüşmenin bedelini çok iyi bilirken, Mesihçi kanat teolojik hedefleri uğruna uluslararası hukuku hiçe saymaktadır. Son tahlilde Londra’nın attığı bu adım, Anglo-İsrail ilişkilerinde basit bir kriz değil; Batı’nın küresel düzenini korumak isteyen soğukkanlı bir devlet aklı ile sınır tanımayan teolojik bir radikalizmin tarihsel ve stratejik hesaplaşmasıdır.

