İSLÂM DEVLETİ ZULÜM YAPMAZ

Peygamber Efendimiz, zulme uğrayan Müslümanları korumayı, onlara gereken değeri vermeyi ümmetine bir vecibe olarak yüklemiştir. Bu anlayışa göre; “Her kim ki bir mü’mini münafıkların ayıplamasından/kınamasından korursa Allah Teâlâ, kıyamet gününde bir melek gönderir ve bu mü’mini cehennem ateşinden korur. Kim de bir Müslümana zulmeder ve ona karşı çirkin davranırsa söylediklerinin cezasını çekene kadar Allah Teâlâ onu cehennemin dibine hapseder.”[1]Bu hadis Müslümanlardan din kardeşlerine karşı duyarlı olmalarını istemektedir. Zira bir Müslümanın dinine, canına, malına, aklına ve namusuna yapılan saldırı bütün Müslümanlara yapışmış sayılır.

Fıkıh kitaplarında, mazlum Müslümanları coğrafyalarına, renklerine ve hangi kavimden olduklarına bakmaksızın savunmak ve korumakla alakalı onlarca fetva vardır. Hatta bu mazlum Müslümanlar sebebiyle günümüzde cihad bile hepimize farz-ı ayın olmuştur. Bu çerçevede zalim de olsa mazlum da olsa Müslümana yardım edilir. Zalimin zulmüne engel olmak da Müslümanlara yapılan yardım cümlesindendir.[2] Biz bu hadisi hep tek taraflı anladık. Sadece mazlumun elinden tutmak zannettik. Hâlbuki zalimin zulmüne mani mâni olmak hadisteki öncelikli emirdir. Bu anlayış İslâm toplumlarının kendi içinde bile bir direnç ahlakı geliştirseydi bugün dünyanın durumu daha farklı olurdu. Biz Müslümanlar olarak şu hakikati unuttuk: “Dünyada kullarına azap edenlere Allah Teâlâ da ahirette azap eder.”[3]

Ahiret inancı olan birinin insanlara zulüm yapması veya işkence etmesi imkânsızdır. Allah’ın kullarına azap etmek sadece fiziki işkence değildir. Onlara karşı yapılan her türlü hukuk zayiatı da azap ve işkencedir. Hatta buna gayrimüslimler de dâhildir. Onların dahi hukukunu koruma sadedinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kim zimmet ehlinden(İslâm toplumlarındaki devletle anlaşmalı Yahudi, Hristiyan vb. gruplar, vatandaşlar.) birini (haksız yere) öldürecek olursa, kokusu kırk yıllık mesafeden duyulan cennetin kokusunu bile alamaz.”[4] Bu anlayışa göre Müslüman birisi, kâfirin bile haksız yere kanını dökemez. Elindeki malını alamaz. Devletin en temel görevlerinden birisi de can ve mal emniyetini sağlamaktır. Müslüman olmayan vatandaşlarının mallarına kast eden siyasileri peygamber Efendimiz şu sözüyle uyarmıştır: “Dikkat edin! Kim anlaşmalı bir (gayrimüslim) vatandaşa zulüm yapar, malını ve ücretini eksik verir, ona gücünün üzerinde iş yükler veya rızası olmadan malını elinden alacak olursa kıyamet gününde onun/zımminin koruyucusu benim.”[5] Dinin söylemi böyle iken emperyalizmin çıkarları uğruna Müslümanların mallarını talan eden, üzerlerine kurşun ve bomba yağdıran zihniyetler Allah katında iflah etmeyecekler ve öldürdükleri canların hesaplarını veremeyeceklerdir.

Yeniden konuya dönersek Hanefi mezhebinin fıkıh kitaplarında zimmi ve müste’menlerin hukuku ile ilgili detaylı malumat vardır. Zaten bu hukuka riayet sayesinde Yahudiler ve Hristiyanlar Müslümanlarla beraber tarih boyunca dar’ü-l İslâm’da varlıklarını korumuşlardır. Dinlerini ve kültürlerini muhafaza etmişlerdir. Aksine, Müslümanlar Endülüs dâhil eski İslâm coğrafyalarında varlıklarını devam ettirememişlerdir. Bugün bile Müslümanlar dinlerine ait olan kuralları ve emirleri hayatı belirleyici konuma çıkaramadıkları için batıda tolere edilmektedirler. Onların batıda varlık nedenleri demokrasinin yerleşmiş olmasından kaynaklanmamaktadır. Müslümanların ideallerini yitirip sözde Müslüman olmalarından kaynaklanmaktadır. Kâfir toplumda yüklenmeleri gereken teklifleri hakkıyla yüklenip ifa etmedikleri için küfür ehli, batıdaki Müslümanlara müsamahalı davranmaktadırlar. Zira batı kendine demokrat, özellikle Müslümanlara karşı zalim ve despottur. Şayet batı ülkelerinde yaşayan Müslümanlar dinlerini hayatın belirleyicisi yapma ve modern dünya görüşü ile hesaplaşma konumuna getirecek olsalar Müslümanların yaşama imkânları ellerinden alınacaktır. Son yılarda dışa vuran ve teröre dönüşen İslâm düşmanlığının nedeni de batıdaki Müslümanların bir kısmının kimliklerini koruma ve sahip çıkma gayretinden kaynaklanmaktadır. Batı, Müslümanları asimile edemeyince sanki imha etmeye karar vermiş gibi gözüküyor.

Devlet dediğimiz siyasi organizasyon, vatandaşlarının doğuştan getirdiği fıtri hakları korumakla görevlidir. Bu görevini yaparken onlara haksızlık yapmamalı ve zulümden kaçınmalıdır. İslâm anlayışında “devlet zulüm yapmaz” güvencesi vardır. Elbette devletten kast edilen, dar’ü-l İslâmdır; müşrik devlet değildir. Eğer devlet zulüm yapıyorsa vatandaşlarının gözünde meşruiyetini yitirmiştir. Devlet; vatandaşlarının din, can, mal, namus ve akıl güvenliklerini sağlamakta azami titizliği göstermelidir. Özellikle de mazlumların bedduasını almaktan sakınmalıdır. Zira mazlumun bedduası Allah’a anında ulaşır ki kültürümüzdeki bu anlayış Peygamber Efendimiz tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Velev ki kâfir bile olsa mazlumun bedduasını almaktan sakının. Mazlumun bedduası ile Allah Teâlâ arasında perde yoktur.”[6]

İş sadece beddua etmekle bitmiyor. Şayet insanların hakları gasp ediliyor ve insanlar dinen haram fiilleri yapmaya zorlanıyorlarsa dinlemenin ve itaatin de sınırları vardır. Zulmün başladığı yerde itaat olmadığını Müslümanlara Peygamber Efendimiz ve Raşid halifeler öğretmiştir.

[1] Ahmed, Müsned, c. III, s. 441.

[2] Darimi, Rikak, Had. no: 2753, c. II, s. 401-2.

[3] Ahmed, Müsned, c. III, s. 153;Beyhaki, Cizye, Had. no:18735, c. IX, s. 345.

[4] Nesai, Kasame, c. VIII, s. 25.

[5] Ebu Davud, Sünen, c. III, s. 437.

[6] Ahmed, Müsned, c.III, s. 153.

 

Dr. Mehmet SÜRMELİ