Orta Doğu’da Güvenlik Mimarisi Sil Baştan mı Yazılıyor?

Küresel ölçekte güç dengelerinin yeniden dağıtıldığı, Soğuk Savaş sonrası kurulan tek kutuplu düzenin çatırdadığı ve tarihsel fay hatlarının yeniden kırıldığı sancılı fakat fırsatlarla dolu bir geçiş döneminden geçiyoruz. Bu büyük jeopolitik satranç tahtasının tam merkezinde yer alan Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 projesi, yüzeysel bakışların iddia ettiği gibi yalnızca petrole bağımlı bir ekonomiyi dönüştürme ya da sosyal modernleşme gayretinden ibaret değildir. Vizyon 2030, Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasında sıkışan Körfez sermayesinin kendisine yeni bir jeostratejik koruma kalkanı ve küresel lojistik hat arayışının adı, devasa bir jeopolitik varoluş belgesidir. Bu projenin en başından itibaren en kritik, en resmi ve kurumsal ana paydaşı ise Birleşik Krallık’tır. İngiltere, kurduğu Stratejik Ortaklık Konseyi, Londra Menkul Kıymetler Borsası üzerinden sağladığı finansal derinlik, devasa mimarlık ve mühendislik birikimi ve diplomasi ağıyla Vizyon 2030’un küresel çaptaki en büyük stratejik ortağı ve mimarlarından biri konumundadır.

​Ancak Londra ve Riyad hattında kurgulanan bu devasa vizyonun sahada hayata geçebilmesi, çöllerin ortasına dikilen beton yapılardan ya da kâğıt üzerindeki reformlardan değil; Kızıldeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Asya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada kurulacak sarsılmaz bir güvenlik ve jeo-ekonomik mimariden geçmektedir. İşte tam bu noktada, Ankara merkezli yükselen Türk gücü ve onunla tarihsel bir ortaklık zemininde buluşan Londra’nın vizyonu, Vizyon 2030’un ihtiyaç duyduğu hayati omurgayı oluşturmaktadır.

​Geniş perspektiften bakıldığında, Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 hedeflerini de güvenceye alacak, Türkiye ve Pakistan ile temellerini attığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenlik mimarisinde tektonik bir kaymayı temsil etmektedir. Yıllarca ABD’nin güvenlik şemsiyesine sığınan fakat Washington’ın değişken iç siyasi öncelikleri ve güvenilmez müttefiklik tutumu karşısında stratejik bir yalnızlığa itilen Riyad, ihtiyaç duyduğu caydırıcılığı Batı’nın lütfunda değil, Doğu’nun ve İslam dünyasının sert güç merkezlerinde bulmuştur. Türkiye’nin sahada kendisini kanıtlamış askeri teknolojisi, Hava Savunma Doktrini, SİHA konsepti, derin istihbarat ağı ve elektronik harp üstünlüğü, Pakistan’ın nükleer ve niceliksel caydırıcılığıyla birleştiğinde; Mekke İttifakı hem bölgenin hem de *Vizyon 2030’un” fiziki güvenliğini sağlayan aşılmaz bir kaleye dönüşmektedir. NEOM gibi Kızıldeniz kıyısına sıfır noktada inşa edilen trilyon dolarlık mega projelerin, Husi füzelerinden ya da bölgesel vekillerin saldırılarından korunması, doğrudan bu askeri kalkanın varlığına bağlıdır.

​Bu güvenlik parantezi, Türkiye’nin içeride ve yakın coğrafyasında uygulamaya koyduğu “Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge” konseptiyle tam bir paralellik göstermektedir. Ankara, sınırlarının hemen ötesinde oluşturulmak istenen terör koridorlarını Fırat’ın doğusundan Kuzey Irak’ın sarp dağlarına kadar tamamen tasfiye ederek, Suriye ve Irak’ta devlet egemenliğinin ve bölgesel istikrarın teminatı haline gelmiştir. Suriye ve Irak’ın terör unsurlarından temizlenerek istikrara kavuşturulması, Basra Körfezi’ni Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak olan Kalkınma Yolu Projesi’nin önünü açmaktadır. Bu durum, Vizyon 2030’un küresel bir lojistik hub olma hedefiyle birebir örtüşmektedir. Güvenli bir Irak ve istikrarlı bir Suriye, Suudi Arabistan ve Körfez sermayesinin ürettiği malların ve enerjinin Akdeniz ve Avrupa pazarlarına kesintisiz akmasını sağlayan en kısa, en güvenli karasal koridordur.

​Jeopolitik denklemin Kuzey Doğu eksenine bakıldığında ise Türkiye’nin Güney Kafkasya’da hamle üstünlüğünü tamamen eline geçirdiği görülmektedir. Ermenistan ile yürütülen normalleşme süreci ve Zengezur Koridoru’nun açılması yönündeki kararlı adımlar, yalnızca Azerbaycan ile Türkiye’yi değil, Hazar geçişli Doğu-Batı hattını ve Türk Devletleri Teşkilatı’nın jeo-lojistik omurgasını inşa etmektedir. Zengezur Koridoru, Orta Asya’nın zengin yeraltı kaynaklarını ve lojistik potansiyelini Anadolu üzerinden Avrupa’ya bağlarken, geleneksel olarak bu coğrafyayı kendi arka bahçesi gören ve bölgeyi vesayet altında tutmaya çalışan İran’ı tamamen oyunun dışına itmektedir.

​İran’ın bölgede saf dışı kalması, Suriye ve Irak’taki milis ağlarının çökertilmesi ve iç dinamiklerinde yaşadığı derin kırılmalar, Vizyon 2030’un önündeki en büyük mezhepsel ve güvenlik tehdidinin ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Ankara’nın akılcı hamleleriyle çevrelediği İran stratejik olarak pasifize edilirken, Rusya’nın da Ukrayna savaşının getirdiği ağır askeri ve ekonomik yıpranma nedeniyle enerjisini Karadeniz ve Kafkasya’da tükettiği bir tablo ortaya çıkmıştır. Moskova’nın Ukrayna batağında kendi kabuğuna çekilmesi, Türkiye’nin Orta Asya’ya açılan jeo-lojistik hamlelerini hızlandırmış, Türk Dünyası’nı küresel ticaretin yeni cazibe merkezi haline getirmiştir. İngiltere ise tam bu noktada, Rusya’nın hinterlandında zayıflamasını ve Çin’in Bir Kuşak Bir Yol projesinin tek taraflı hegemonya kurmasını engellemek adına, Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya’daki bu kurucu rolünü küresel dengeler açısından hayati görerek arkasına tam bir küresel destek koymaktadır.

​Türkiye’nin bölgesel ve küresel bir aktör olarak bu ölçekte yükselmesi, finansal alanda da devasa bir karşılık bulmaktadır.

Son yıllarda izlenen rasyonel ekonomi politikaları, uluslararası finansal entegrasyon adımları ve kurumsal güvenin yeniden tesisi, küresel sermayenin yönünü İstanbul’a çevirmesine neden olmuştur. Dünyanın en büyük varlık yönetim şirketi olan ve trilyonlarca doları yönlendiren BlackRock’ın CEO’su Larry Fink’in 2026 yılının başlarında İstanbul’a gerçekleştirdiği kritik ve sürpriz ziyaret, bu yeni dönemin en somut tescilidir. Dolmabahçe’de devletin zirvesiyle gerçekleşen bu kapalı kapılar ardındaki temas, sadece konjonktürel bir yatırım arayışı değil; Türkiye’nin yeşil enerji dönüşümü, altyapı projeleri ve İstanbul Finans Merkezi merkezli yeni küresel fon akışındaki yerinin tanımlanmasıdır. BlackRock ve arkasından gelen dev uluslararası finansal güçler, Vizyon 2030’un sermaye aktarımında ve Orta Doğu-Orta Asya hattındaki büyük altyapı yatırımlarında İstanbul Finans Merkezi’ni güvenli bir liman, operasyonel bir üs olarak konumlandırmaktadır.

​Bu finansal ve enerjik entegrasyonun bir diğer devasa ayağı ise Suudi Arabistan’ın milli enerji devi Saudi Aramco’nun Türkiye pazarına yönelik radikal ve doğrudan hamleleridir. Saudi Aramco’nun Türk inşaat, mühendislik ve enerji firmalarıyla imzaladığı milyarlarca dolarlık stratejik anlaşmalar, müteahhitlik ağları ve Türkiye’nin enerji altyapısına doğrudan yatırım kararları, Vizyon 2030 ile Türkiye’nin sanayi kapasitesinin nasıl nikâhlandığını göstermektedir. Aramco, küresel enerji dönüşümünde ihtiyaç duyduğu dev altyapıları Türk mühendisliği ve sanayisiyle inşa ederken, Türkiye’yi de Körfez enerjisinin Batı’ya işlenerek ve dönüştürülerek sevk edildiği ana merkez haline getirmektedir.

​Tüm bu tablo yaşanırken, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kaderini tayin eden Filistin meselesinde de ezber bozan gelişmeler yaşanmaktadır. İsrail’in Gazze’de ve işgal altındaki Filistin topraklarında sürdürdüğü hukuk tanımaz ve yayılmacı politikalar, Batı ittifakında derin çatlaklar oluşturmuştur. Bu süreçte en dikkat çekici kopuş İngiltere ile İsrail arasında yaşanmıştır. Londra, Batı Şeria’daki illegal yerleşim kararlarına, Uluslararası Adalet Divanı kararlarının hiçe sayılmasına ve insani felakete karşı İsrail’e yönelik silah ambargolarını genişletmiş, yaptırımlar uygulamış ve resmi düzeyde İsrail’in işgalci tutumunu hukuk dışı ilan ederek radikal bir eksen kayması yaşamıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi zemininde İsrail’in tarihin en derin yalnızlığına gömüldüğü bu kesitte; Londra ve Ankara, iki devletli çözüm, Filistin devletinin tanınması ve Doğu Akdeniz’de kalıcı barışın tesisi konusunda neredeyse birebir örtüşen bir diplomasi yürütmektedir.

​Londra’nın İsrail ile arasına koyduğu bu mesafe ve Washington’ın bocalayan politikaları karşısında, Türkiye; bölgede hem askeri gücüyle hem diplomasi masasındaki ağırlığıyla oyunu kuran ana aktör haline gelmiştir. İran’ın vekillerinin zayıfladığı, İsrail’in küresel ölçekte meşruiyetini yitirerek yalnızlaştığı ve güvensizlik sarmalına battığı yeni Doğu Akdeniz ve Orta Doğu denkleminde, Ankara, güvenliğin, diplomasinin ve ticaretin yegâne garantörüdür.

​Nihai tahlilde; İngiltere’nin kurucu ortak olarak altyapısını kurguladığı Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 projesi, Türkiye’nin bölgesel güç olma vizyonu ve İngiltere’nin küresel akla dayalı jeopolitik desteği bir araya geldiğinde; Orta Doğu’dan Kafkasya’ya, Hazar’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan coğrafyada yeni bir küresel merkez doğmaktadır. Terörden temizlenmiş, Zengezur ile Orta Asya’ya bağlanmış, İstanbul Finans Merkezi ve Aramco yatırımlarıyla tahkim edilmiş, Mekke İttifakı ile askeri olarak zırhlandırılmış bu yeni düzen; Türkiye’yi sadece bölgesel bir oyun kurucu değil, önümüzdeki yüzyılın küresel sistemini şekillendiren en anahtar aktörlerden biri konumuna yükseltmektedir.

…………………………….

Not: Suudi Arabistan Vizyon 2030’un sermaye yönetimini ve tasarımsal vizyonunu Londra’ya, inşaat mühendisliği ile altyapı denetimini İngiliz şirketler grubuna teslim etmiş durumdadır.